Lanete Uzak, Rahmete Yakın…

89
Gençler Soruyor!

Batı toplumlarında eşcinsellik, medya, eğitim ve hukuk alanlarında giderek daha fazla görünürlük kazanıyor. Müslüman bireyler olarak, bu gelişmelerle yalnızca kamusal alanda değil; iş, okul ve sosyal çevrelerimizde de sıkça karşılaşıyoruz. Böyle bir ortamda, nasıl bir duruş sergilemeliyiz? Hem değerlerimizi koruyup hem de ayrımcılık ya da dışlayıcılık ithamlarından kaçınabilir miyiz?

Son yıllarda eşcinsellik konusuna dair, zaman zaman öfke veya kaygıyla ifade edilen sert yargılara hatta “lanetleme” gibi ağır ifadelere rastlıyoruz. Oysa Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde, bu yönelime sahip bireyleri doğrudan hedef alan bir lanet ifadesi yoktur. Bilakis, Peygamber Efendimiz yüz kişiyi öldüren birinin bile samimi pişmanlıkla affedilebileceğini haber verir (Müslim, Tevbe, 46). Müşrikler hakkında beddua istenince ise, “Ben lanetleyici olarak değil, rahmet olarak gönderildim” buyurur (Müslim, Birr, 87).

İslam’da “lanet”, yani Allah’ın rahmetinden uzak kalmak, ancak ilahi hükmü kesinleşmiş varlıklar için geçerlidir: Şeytan ya da açık zulüm ve inkâr üzere ölmüş kimseler gibi. Bunun dışındaki her kul için dönüş, tövbe ve yeniden başlama ümidi daima vardır. Hüküm verme yetkisi bize değil, Rabb’imize aittir.

Bediüzzaman Said Nursi, her günahkârı dışlayan anlayışların dine zarar verdiğini belirtir. Ona göre mümin günah işleyebilir ama imandan çıkmaz; rahmet dairesi her zaman açıktır. Fethullah Gülen Hocaefendi de, Allah’ın rahmetini daraltma eğilimindeki yaklaşımları eleştirir; insanlara hüküm vermede aceleciliği uygun bulmaz.

Önce Kalp


İslam’ın temel emir ve tavsiyeleri, öncelikle bu inanca gönülden bağlanmış bireylere hitap eder. Yani, Allah’ın varlığına, birliğine, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın Allah’ın elçisi olduğuna iman etmiş ve bu yolda yürümek isteyen kimseler için bir yol haritası çizer. Kur’an’ın hükümleri, birer toplumsal baskı aracı değil; insanın kendi iç yolculuğunda karşılaşabileceği sınavlar karşısında manevi duruşunu belirleyen bir rehberdir.

Mesela Kur’an’da kadınlara yönelik örtünme emri, sadece cinsiyete bağlı bir davranış biçimi değil; aynı zamanda kadının kendi manevi bütünlüğünü koruma arayışı çerçevesinde anlaşılmalıdır. Herkesin yaratılışında farklı eğilimler, yönelimler, zaaflar ve kuvvetler olabilir. Din, bu farklılıkları inkâr etmez; ama insanın iradesine seslenerek, kendini kontrol etme, yönlendirme ve yükseltme çağrısında bulunur. Eşcinsellik konusu da bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Evet, İslam eşcinsel ilişkileri meşru görmez; cinselliği, sadece nikâhlı kadın ve erkek arasında kalacak şekilde sınırlandırır. Ancak bu hüküm, dine inanmış, bu inancın gereklerini yerine getirme niyeti taşıyan kişilere hitap eder. Bir insan, “Ben bu yolda yürümek istiyorum ama nefsimle baş edemiyorum.” diyorsa, ona anlayışla ve adım adım yaklaşılır. 

Esas olan, samimiyetle Allah’a yönelme isteğidir. Bu samimiyet varsa, her zorluk rahmete, her günah bir dönüş fırsatına dönüşebilir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, her şeyin bir çekirdeği vardır; imanın çekirdeği de “Lâ ilâhe illallah”tır. Bu çekirdeğe sahip bir insan, nice fırtınalara rağmen yeniden yeşerebilir. Fethullah Gülen Hocaefendi de günahın büyüklüğünden ziyade, kulun ümitsizliğe düşmeden Allah’a yönelmesinin önemine vurgu yapar. 

Birlikte Yaşama Sanatı


Bugün birçok Müslüman, özellikle Batı toplumlarında, farklı yönelimlere sahip insanlarla iç içe yaşıyor. Bu durum bazen içsel çatışmalara yol açabiliyor. Ancak hatırlanmalı ki, biz inancımızı yaşamakla yükümlüyüz; başkalarının hayat tarzlarını yargılamakla değil. Açık günah işleyen başka insanlara nasıl bir mesafe ve nezaketle yaklaşıyorsak, burada da aynı temsil sorumluluğu geçerlidir.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sıkça belirttiği gibi, temsil dili, tebliğ dilinden önce gelir. Yani önce hâlimiz konuşmalı, sonra sözümüz. İslam’ın haramları ve helalleri bellidir; fakat bu ilkeleri zorla dayatmak, Kur’an’ın ve Peygamber Efendimiz’in yöntemi değildir. Bize düşen, inancımızı kararlılıkla yaşarken, farklı düşünen insanlarla da saygılı bir beraberlik geliştirmektir. 

Bediüzzaman, “müspet hareket” kavramıyla bu çağın dilini çok önce tanımlamıştı. Ona göre Müslüman, yıkıcı değil yapıcıdır; çatışan değil temsil eden, kavga eden değil davet eden biridir. Bu çağın çetin meselelerine vereceğimiz cevap da ancak bu sabır, sükûnet ve temsil diliyle anlam kazanabilir. Aksi takdirde ya büyük zulümlere kapı açılır, ki tarihte bunun örnekleri vardır, ya da kendimizi her kesimle kavga eden, çatışan, yalnızlaşmış bir toplum olarak buluruz. 

Bu iki ucun arasında bizi insan kalmaya, Müslüman kalmaya ve birlikte yaşamanın ahlakını taşımaya davet eden bir yol vardır. İşte bu yol, Peygamber Efendimiz’in yoludur.

Dua ile bitirelim: Allah’tan niyaz ederiz ki hepimize ilim, hikmet, basiret, sabır ve şefkat nasip eylesin. Her durumda rahmeti önceleyen, insanı merkeze alan ve dini temsil ederken inceliği elden bırakmayanlardan eylesin. Âmin!

Önceki İçerikAh Bu Sular…
Sonraki İçerik“Hiç İstek Duymuyorum”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın