
Durdu Ozan |
Mekke’de olağanüstü bir değişim başlamıştı. Gönüller Hira’dan doğan İslam nuruna koşuyordu. Engellere, korkutmalara, maddi manevi baskılara rağmen bir grup, ışık yolcusu olmayı seçmişti. Nurun çekimine kapılanlar başka hiçbir engele aldırmıyordu.
İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman olmuştu. İşkencelerin en dayanılmazlarına, psikolojik baskının en ağırlarına maruz kalmıştı. Eşi dostu, akrabası neyse de babasının zulmedenler arasında olması ona en ağır işkencelerden daha ağır geliyordu. Gün geldi işkenceler öyle bir raddeye vardı ki, nihayet Peygamber Efendimiz ona Habeşistan’a hicret etmesini önerdi. Çünkü Necaşi, inananlara, bütün cömertliğiyle kucak açmıştı.
Artık gönüllerince ibadet edebiliyor, korkmadan Müslüman olduklarını haykırabiliyorlardı. İşkenceden yorgun düşmüş bedenleri dinlenmiş, yaraları kapanmıştı. Başlarını rahatça yastığa koyabiliyor, sabaha kapıyı kim çalacak diye düşünmeden uyuyabiliyor, kalkıp huşu ile namazlarını kılıp Kur’an-ı Kerim’lerini okuyabiliyorlardı.
Ne var ki onun kalbi de tıpkı diğerleri gibi sonsuz bir özlemle çarpıyordu. Peygamberimize duyulan bir hasretti bu. Onun dudağından dökülecek bir çift söz, onunla kurulacak bir göz teması, ondan gelecek küçücük bir rica, birlikte kılınacak iki rekat namaz ömre değerdi. Abdullah b. Süheyl, bütün bunları çok ama çok özlüyordu.
Daha fazla dayanamadı, Mekke’ye döndü. Bu, şüphesiz, hasretin özgürlüğe galip gelmesiydi. Özlenen Peygamber Efendimiz olunca, hasrete de “kutsal hasret” denilebilirdi. Onunla birlikte iken bütün acılar çok daha katlanılabilirdi.
Bir adam vardı Mekke’de: Süheyl! Süheyl inatçı, Süheyl baba, Süheyl müşrikti. Oğluna karşı büyük bir kin vardı içinde. Hiddeti de büyüktü, şiddeti de. Oğlu geri dönünce sevindi. Tüm gücüyle saldıracak, onu inancından döndürmeye, fikrinden caydırmaya çalışacaktı. Oğlunun gittiği yol yol değildi ona göre. Onu vazgeçirmeliydi. Kaldı ki Süheyl gibi birinin oğlu, nasıl felakete sürüklenen bir gemide yer alabilirdi.
Abdullah’ın dağlar gibi bir imanı vardı; ama gücü sınırlıydı. Müşrikmiş gibi davranmak zorunda kaldı. Dilinin ucuyla “Döndüm!” dedi, “Ben de sizdenim.” Peygamberimizden izin alarak yapmıştı bunu. Nihayet baba zulmünden kurtulmuştu. İltifatlara, ikramlara boğulmuştu.
Abdullah gün sayıyor, fırsat kolluyordu. Bir yolunu bulup yine kaçacaktı. Hicret eden etmiş; Medine’yi yurt bellemişti. Mekkeli müşrikler Medine’ye saldırmayı planlıyordu. Bedir kapıdaydı. Ordu hazırdı. Süheyl, oğlunu yanına alıp caka satacak, onunla omuz omuza savaşacaktı.
Bedir’de iki ordu karşı karşıyaydı. Abdullah’ın kalbinde iman, dilinde babasını yatıştıracak bir iki kelime vardı. Doğru zamanı bekliyordu. Ruhu zaten müminlerleydi. Bir fırsat yakaladı ve hemen Müslümanların safına geçiverdi. Baba korkusu ve eziyetiyle söylemek zorunda kaldığı kelimelerin yerini şehadet cümleleri, tekbirler aldı. Vakit müşriklere karşı mücadele etme vaktiydi. Tüm bağlardan kurtulmuştu. İslam’a, Peygamber Efendimize ve arkadaşlarına kavuşmuştu.
Hudeybiye’de, şahit olarak bulundu. Allah orada onu, bu kez de kardeş sevgisi ile sınadı. Müşrikleri temsilen gelen elçi, babasıydı. Yine yapacağını yapmış, “Allah resulü” ifadesini silmezseniz anlaşmayı imzalamayız demişti. İmzalar atılacakken zincirlerle bağladığı oğlu Ebû Cendel’i gördü. Kaçmış ve Peygamberimize sığınmıştı. Süheyl yeniden ayak diretti: “Oğlumu vermezseniz imza yok!” Bu anlaşma, Müslümanlar için çok önemliydi. Peygamberimiz, bütün merhametine rağmen yüreğine taş basarak “Babana dön!” demişti. Herkes ağlıyordu ama kısa bir vedaydı bu. Abdullah b. Süheyl, bu imtihanı da geçti diğerleri gibi. Saadeti, İslam’ın selameti uğruna kendi istek ve arzularından, zevklerinden, kendi geleceğinden vazgeçmekte buldu.



















