Mescit Güvercini: Abdullah b. Zübeyr

Efendimiz ona "mescit güvercini" demişti. Rıza için yaşadı, rıza için can verdi. Hz. Abdullah'ın hayatı baştan sona Allah'a adanmış bir ömrün hikâyesi.

46

Hz. Abdullah, Peygamberimizin “havarim” dediği Zübeyr bin Avvam’ın oğlu. Dedesi Hz. Ebu Bekir, teyzesi Hz. Aişe… Öyle bir haneye, öyle bir atmosfere gözlerini açmış ki, insanlığın en şanslılarından. 

Hem babası hem dedesi cennetle müjdelenen on sahabeden. Annesi, hicret esnasındaki dehası ile dillere destan olan Hz. Esma. Belindeki kuşağı ikiye bölüp azık torbalarının ağzını bağladığı için Efendimiz ona “iki kuşaklı” demiş ve dua etmişti: “Allah bu kuşağının karşılığında sana cennette iki kuşak versin.” 

Hz. Abdullah b. Zübeyr, hicretten sonra Medine’de doğan ilk çocuktu. Doğumuyla birlikte tüm Müslümanlar sevince gark oldu; Medine sokakları ‘Allahu ekber’ nidalarıyla doldu. 

Bu sevinç sıradan bir doğumun sevinci değildi. Sevinmeleri Allah resulünün bir kere daha haklı çıkmasındandı. Muhacirler Medine’ye her şeylerini geride bırakarak gelmişlerdi. Evlerini, eşlerini, çocuklarını, tüm dünyalıklarını… Hasret ve yeni bir yere alışmanın zorluğu öyle bir hâl almıştı ki bazı sahabeler hastalanmış, vedalaşmaya bile başlamıştı. Üstüne bir de Yahudiler “Biz size büyü yaptık, asla çocuğunuz olmayacak.” diyordu. Abdullah doğunca sevinmesinler de ne yapsınlardı. Allah, Yahudileri yalancı çıkarmıştı, tıpkı Efendimize “ebter” diyenleri yalancı çıkardığı gibi. 

Bebeğe ismini bizzat Efendimiz verdi. Hurma istedi, çiğnedi ve bebeğe tattırdı. Hz. Abdullah’ın midesine giren ilk şey, Efendimizin ağzından aldığı hurmaydı. Böyle bir bereketle başladı hayata. 

Zaman aktı. Allah Resulü kendisine verilen ömrü tamamladı. Abdullah büyüdü; delikanlılık çağına Hz. Ebu Bekir zamanında ulaştı. Hz. Ömer ve Hz. Osman devrinde savaşlarda hep ön saflarda yürüdü. Makam değil rıza dedi. Efendimiz mescide olan derin bağlılığından dolayı ona “mescit güvercini” demişti; o cihatta da öndeydi. 

Hz. Osman zamanıydı. İslam orduları fetihlere devam ediyordu. Kuzey Afrika’da 40 bin mücahit Trablus’a kadar ilerledi; karşılarında 120 bin kişilik Roma ordusu vardı. Şafakta başlayan çarpışmalar güçleri tükenen tarafların ancak öğleye kadar dayanabildiği zorlu bir muharebe hâlini aldı. Roma kumandanı bu az sayıda Müslüman topluluğunu bir türlü yenemediği için köpürdü. “Kumandanı öldürene kızımı vereceğim.” dedi. Üstelik 100 altın da cabası. 

Mükâfat Rum askerlerini harekete geçirdi; herkes Ebu Serh’i öldürmek için cana geldi. Abdullah, Ebu Serh’e döndü: “Sen de aynı şeyi askerlerine vaat et. Gregoryas’ı öldürene 100 altınla kızını ve Kuzey Afrika Valiliği’ni ver.” Durum değişmişti. Vali kumandayı da Abdullah’a devretti. 

Abdullah zekice bir harp taktiğiyle savaşı lehine çevirdi: Orduyu ikiye böldü, bir kısım savaşırken diğeri dinlendi. Öğleye yorgun düşen Romalılar karşılarında dipdiri İslam askerlerini görünce yenildiler. Komutan yakalandı, kızı esir alındı. 

Ganimet taksiminde Abdullah ne altını ne de komutanın kızını kabul etti. “Ben dünya malı için değil dinim için cihad ettim, mükâfatımı Allah’tan bekliyorum” dedi. Müjdeyi vermek ve ganimetleri götürmek için yola çıktı. Zaferi tüm ihtişamıyla anlattı; kendisinden tek kelimeyle bile bahsetmedi. Müslümanlar onun kahramanlığını ancak başkalarından öğrenebildi. 

Hz. Abdullah, Yezid’in vefatının ardından Müslümanların biatıyla Mekke’de halife seçildi. Emevi halifesi Abdülmelik, tarihe “zalim” olarak geçen Haccac komutasındaki orduyu üzerine gönderdi. Haccac Kâbe’yi mancınıklarla taşa tuttu, Müslümanları şehit etti. 

Savaşın en kızıştığı anlarda “teslim ol, affedeyim” çağrısı geldi. Hz. Abdullah o sıralar 100 yaşındaki annesine danıştı. Hz. Esma’nın cevabı netti: “Evladım, şerefle yaşa, izzetle öl; ama kesinlikle esir düşme.” Abdullah zaten başka bir düşüncede değildi. Hıncını alamayan Haccac onu önce astırdı, sonra başını kestirip Şam’a gönderdi. Hz. Esma, oğlunun şehadetinden birkaç gün sonra dünyasını değiştirdi.



Meşhur dört Abdullah’tan biriydi. Peygamberimizden birkaç hadis rivayet etti. En bilineni şuydu: “İnsanoğluna bir vadi dolusu altın verilse ikincisini ister, ikincisi verilse üçüncüsünü arar. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur. Cenab-ı Hak tövbe edenin tövbesini kabul buyurur.” 

Önceki İçerikZahmet ve Rahmet Arasında İnsan 
Sonraki İçerikTesla artık otomobil şirketi değil! 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın