
Dr. Hasan Ahmet Gökçe |
Türkçeyi annemden öğrendim ben. Rüyasında bile dua mırıldanan babamdan. Pencere kenarına ekmek doğrayan babaannemin besmele çekişinden. Ve komşu annemin, bir dilim salçalı ekmeği “yavrum” diyerek verişinden.
Çocukken dilimden düşürmediğim sözcükler vardı. “Kuzu” mesela. Biraz telaşlıydı. “Zeytin” ağırbaşlı. “Emmi” ise çoğu zaman sessiz. Sonra büyüdüm ve o kelimeler değişti. Bazıları uçup gitti, bazılarını yanlış hatırlamaya başladım. Derken anladım; kelimeler de kırılıyor zamanla. Eşya gibi.
İnsan, ana dilini sadece konuşmaz; o dilde yürür, o dilde utanır, o dilde küser. Ana diliyle susar insan; öylece, kelimesiz. Ama biri gelir, o suskunluğu bile okur. Çünkü aynı dilin suskunluğudur o. Bir cami avlusu kadar serin, bir ocakbaşı kadar sıcak bir sığınaktır. Dil bir evdir çünkü. Evden uzaklaşan, kendinden de uzaklaşır. Belki de bu yüzden, gurbette en çok tanıdık kelimeler özlenir. Kurduğumuz her cümle, dönüp dolaşıp o eski günlere yaslanmak ister. Çünkü insan, evine kelimeleriyle döner.
Bazen, hiç kimsenin benim dilimde konuşmadığı bir sokakta yürüyorum. Sonra, iki gözümün çiçeği bir çocuk “anne” diye sesleniyor bir yerden. İçim ısınıyor. Bir dilin sesini değil, bir kalbin sesini duyuyorum sanki. Başka hiçbir seste olmuyor bu. Hiçbir yerde o sıcaklığı bulamıyorum. Ne kitaplarda ne sokaklarda ne de başka bir insanın dilinde.
Şimdi bambaşka bir dilin içinde yaşarken fark ediyorum ki, ana dili insanın sadece konuştuğu şey değilmiş; bir şeyi nasıl sevdiğiymiş. Nasıl unuttuğu, nasıl korktuğu, nasıl özlediği, nasıl beklediği… Ana dili, insanın içine gömdüğü bir hatıra gibi. Kurutulmuş bir gül mü, kırık bir oyuncak mı, yoksa bir mektup mu, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: İnsan, kendi diliyle anlaşamıyorsa, hangi dilin kütüphanesine sığınırsa sığınsın, duygularının tercümesi eksik kalıyor. Ana diline dili dönmeyen biri, kaç dil bilirse bilsin, kendini anlatırken hep yanlış kapıyı çalıyor.
Bu yüzden, bazen oturup kendi kendime konuşuyorum. Türkçeyle. Babaannemin sesiyle. Dedemin mendiliyle. Zerdali reçeliyle. Dilimi kaybedersem, kıblemi de kaybedecekmişim gibi geliyor, korkuyorum. Çünkü biliyorum; insan susmayı önce kendi dilinde öğreniyor, sonra o suskunluğu başka dillere çeviriyor.
Bazı şeyler sessiz kaybolur; ana dili gibi. Küsünce kelimeler, dönmüyor geri.

















