Hiç kimse bir salı akşamüstü boşanmamalı.
Kadın konuşmak istedi, içindeki bütün odaları açarak. Adam "Hımm..." dedi, dağa vurmuş bir sesle: Uzak, yorgun, eksik... Doğmadan yorulmuştu...
Gün gelir de torunlarımız bize şunu sorar mı acaba: "Gerçekten bir zamanlar doktorlara gider, öğretmenlerden ders alır, avukatlara danışır mıydınız?"
Eğer o gün gelirse, muhtemelen...
Müjde! İnsanoğlu artık kendine yetmiyor. Eskiden bir tabak taze fasulye, bir dilim muhacir somunuyla şükre duran o kanaatkâr beden; şimdilerde kendini şişelerin, kapsüllerin, rengârenk...
İnsan konuşurken gizler kendini; susarken ele verir. Sözün savaşı kestiğini de bilir, başı kestirdiğini de. Ezber temizdir çünkü. Ama hayat kirli. Kapı kapanır, insan...
Yataklar uyumaz. Hatırlar.
Her evlilik bir mahşer kalabalığıyla kurulur; tanıklar çok, alkışlar gürültülüdür. Sonra kapılar kapanır; kalabalık dağılır. Aynı yatakta iki ayrı kıta, iki ayrı...
Bazı cümleler ağızdan değil enkaz altından çıkar; kulağa çalınmaz, kalbe saplanır.
Genç dudaklardan dökülen "Babam gibi biriyle evlenmek istemiyorum!" reddiyesi de işte böyledir. Bu yaralı...
Gece, çocuğun cebine yasadışı bir alışkanlık koydular. Harçlık sandı; zehir çıktı. Kimse görmedi, devlet bile. Çocuk şaşırmadı. Çünkü annesi bile onu değil, bataryası bitmeyen...
Ruhlarımızın yerine yazılımları koyduk. Algoritmalardan bir devlet kurduk, adı Mutluluk.
Sınırlarını, oyuncak gibi gülümseyen kadınların bembeyaz dişleri çevreliyor. Anayasası tek cümle: "Daima gülümse!" Bayrağının kumaşı...