
Bazı cümleler ağızdan değil enkaz altından çıkar; kulağa çalınmaz, kalbe saplanır.
Genç dudaklardan dökülen “Babam gibi biriyle evlenmek istemiyorum!” reddiyesi de işte böyledir. Bu yaralı ihbar, aslında anne babaya açılmış bir savaş ilanı değil, onlara tutulmuş berrak bir aynadır. Hedef alınan şey iktidarın babalık hâli değil; evin içindeki ağır sus payları, ödenmeyen adalet borçları ve duvarda asılı duran ama zamanı dışlayan o yorgun saatlerdir.
Gençler evliliği vaazlardan değil, yaşanmışlıklardan öğrenir. Bir babanın suskunluğundan, bir annenin yorgunluğundan ve bir çocuğun sessiz kırgınlığından… Kayda geçmez bunlar ama çocuklar unutmaz, saklar.
“Annem gibi” ya da “babam gibi” diye başlayan o kaçak kekemelik, hayata söylenmiş bir “hayır” değildir çoğu zaman. Aynı hikâyeyi yeniden oynamaya karşı alınmış bir tedbirdir; çünkü tekrar masum değildir. Sorgulanmadan devralındığında, insanın ömrüne fatura edilen mühürlü bir mirastır. Çocuklar bu faturayı imzalamaz ama bedelini ömür boyu öder.
“Dinle gelen” ile “alışkanlıkla gelen” aynı torbaya doldurulduğunda, dine değil, yorgunluğa dair bir mesafe oluşur. Alışkanlıkla yapılan her şeyin üstüne “bu böyledir” yazıldığında, din de yorulur. Erkeğin buyurganlığını ilke, kadının suskunluğunu erdem sandığımız evlerde; çocukların gözünde yuva, sığınılacak bir yer olmaktan çıkar. Oysa İslam; evliliği kuru bir itaat değil, merhamet ve adalet üzerinden tarif eder. Eşleri birbirine “elbise” kılarak, tek taraflı bir fedakârlığı değil, karşılıklı bir dengeyi öğütler.
Anne babalar olarak çoğu zaman iyi niyet zırhına bürünürüz. “Onların iyiliğini istedik,” der, kendimizi temize çekeriz. Hâlbuki çocuklar niyetle büyümez; sonuçla yaşar. Bir evde adalet hep aynı omuzda taşınmış, diğeri sadece susarak ayakta kalmışsa, o yuva çocuğa ya korkmayı öğretir ya kaçmayı.
Neyse ki hiçbir evlilik yeniden öğrenilemeyecek kadar eski değildir. Ama ilişkiler kendiliğinden düzelmez. Uyanmak için hâlâ vaktimiz var. Yeter ki durmuş saatleri; akrebi merhamete, yelkovanı adalete ayarlayarak yeniden kurabilelim. Böylece zamanı, başkasının hikâyesi olmaktan çıkarabilelim. Zaten miras dediğimiz şey sadece devralınmaz; bazen iade edilir. Bir suskunluğu bozmak, bir yaranın adını koymak ya da unutulmuş bir sınırı yeniden hatırlamak… Bir evin kaderini değiştirebilir.
Kim bilir, belki de ayna kırık değildir; bakanlar eksiktir.


















Değerli Hasan bey
Dergi bugün posta kutuma ulaştı ( Almanya’ya komşu bir ülke için bu gecikme normal mi bilmiyorum ama konum başka. ) Kapak konusu heyecanlandırdı beni. Editör metnini okudum ve hemen yazmak istedim. Sıcağı sıcağına, araya mükemmellik engeli girmeden.
Konu çok çok değerli. Her cümleniz o kadar köklü ve derin problemlere değiniyor ki…
Bu mesajı size teşekkür etmek için yazıyorum.
Gönlüme ümit oluyor bunlar.
Biz kadınlar, eşler, anneler, vb. olarak o kadar çırpınıyor ama sesimizi duyuramıyoruz ki… Eğitimlerde, terapilerde, okuyucu klüplerinde, aile ile ilgili ne varsa her yerde kadınlar…
Bir beyden bu cümleleri okumak inanın içime su serpti. Beylerin bu konularda sesinin daha çok ve gür çıkması lazım. Biz kadınlar biz söylüyor biz duyuyoruz zira.
Elhamdülillah hizmet mensubu arkadaşlar arasında konu bu yönleriyle ele alınmaya başlandı diyorum sizlerden bu yaklaşımları gördükçe. Yıllarca çırpınmış taraflarima teselli oluyor.
Ben başaramadım sesimi eşime duyurmayı. Yollarımız ayrıldı. Çocuklarım hafta sonu kendilerini özlemiş, değerlerini anlamış bir babaya muhatap oluyor hiç olmazsa. Bununla teselli ediyorum kendimi.
InsaAllah bizim tecrübelerimiz örnek olur da diğer beyler daha hızlı uyanır.
Yoksa insanlığın halı perişan. Annelik ( merhamet) çoktan ölmüş babanın (irade) yokluğunda can çekişiyor. Anne de ölürse ne aile, ne çocuk, ne nesil kalır.
Lütfen daha çok deginin bu konulara.
Allah tesir lutfeylesin. Razı olsun.
Hayırlı Ramazanlar.