
Yataklar uyumaz. Hatırlar.
Her evlilik bir mahşer kalabalığıyla kurulur; tanıklar çok, alkışlar gürültülüdür. Sonra kapılar kapanır; kalabalık dağılır. Aynı yatakta iki ayrı kıta, iki ayrı yalnızlık kalır. Kimse yüksek sesle söylemez bunu; oysa en görkemli yenilgiler, ışıklar sönünce, o kimsesiz ve kaçamak gölgelerde yazılır.
Bazı odalar iki kişilik değil, birkaç yüzyıllıktır. Annelerin yuttuğu hıçkırıklar, babaların geçiştirdiği bakışlar, unutulmuş mektuplar sızar yastık kılıflarından. Tozlu bir arşiv gibi: Mühürlü, hiç açılmamış…
Bizler, o mühürlü hafızanın, o “susularak büyütülmüş” çocukların mirasçılarıyız. Dilimiz var ama kelimelerimiz yok. Dokunmak isteriz ama yolunu bilmeyiz. Çünkü bize mahremiyet, bir yakınlık pratiği olarak değil, bir “saklanma sanatı” olarak belletilmiştir. Utanırız, erteleriz, geçer sanırız.
Aynı dili susar, aynı yatağa uzanırız.
Bu suskunluk, bize terbiye diye öğretilen o kadim dilsizliğin mirasıdır. Mahremiyeti korumayı öğreniriz ama yaşamayı öğrenmeyiz. Bedenimizi tanımayı, ihtiyacımızı dile getirmeyi erteleriz. Sonra da içten içe buz tutan evliliklere hayret ederiz. Oysa mahremiyet; korunacak olandan çok, keşfedilecek bir coğrafyadır.Eşinin sesindeki titremeye, susuşundaki o uçsuz boşluğa şahit olmaktır.
Konuşulmayan her ihtiyaç, gecenin karanlığında biraz daha büyür. Ertelenen her yakınlık, yorganın altında sessizce soğur. Bu buz yükünü en çok kadınlar taşır; yüzlerinde zoraki bir bahar, içlerinde bitmeyen bir zemheriyle.
Oysa Cenabıhak “birbirimize elbise olmayı” öğütler. Elbise sadece ayıbı örtmez; teni ısıtır, rüzgârı keser, şefkatle sarar. Elbise olmak, ötekinin karanlığında bile ısınmaktır.
Bedenini tanımayan, ruhunu dökemeyen iki insanın ortaklığı zamanla yorulur. Sevgi kalır belki ama sıcaklık eksilir. Ve sıcaklığı eksilen bir ev, dışarıdan sağlam görünse de içeriden çürür.
Çünkü soğukluk yatakta hapis kalmaz. Bir sızıntı gibi yayılır eve. Önce yastığa sindiğini sanırsın, sonra duvarların terlediğini görürsün. En sonunda, çocukların sesindeki o titrek tınıda bulursun onu.
Ve bir gün, hiç kimse neyin eksildiğini tam olarak hatırlamaz; ama herkes iliklerine kadar üşür.

















