Editör Kapsül Hayat

Kapsül Hayat

53

Müjde! İnsanoğlu artık kendine yetmiyor. Eskiden bir tabak taze fasulye, bir dilim muhacir somunuyla şükre duran o kanaatkâr beden; şimdilerde kendini şişelerin, kapsüllerin, rengârenk damlaların içinde arıyor. Sofralarımız küçüldükçe küçülüyor. Toprak geri çekiliyor; yerini etiketlerin soğuk ve buyurgan diline bırakıyor. Ademoğlu artık doğadan değil, bir eczacı titizliğiyle ayarladığı dozlardan besleniyor.

Vaktiyle dalından kopardığı bir Erzincan zerdalisinin kokusuyla mest olan nesiller, şimdi o rayihayı hatırlamak için takviye peşinde koşuyor. Çünkü mesele lezzet kaybı değil; mesele itimat iflası! İnsan artık yediğine değil, kendisine zerk edilen o eksiklik duygusuna iman ediyor. “Çinkom mu azaldı; yoksa magnezyumum mu düştü?” diye diye bir takviye daha, bir doz daha, bir garanti daha arıyor.

Vücutlarımız yavaş yavaş bir laboratuvara, bir deney tüpüne evriliyor. Ölçülüyor, biçiliyor, eksilen parçası sipariş ediliyor. Oysa insan bir makine değil; kendi dengesini kuran, kendini sabırla onaran bir varlık. Ama artık sabretmiyoruz. Hızla iyileşmek, hızla güçlenmek, hızla eksik parçalarımızı onarmak istiyoruz. 

Zaten mesele tam da burada başlıyor: İnsan artık kendine güvenmiyor. Ne damağındaki tada ne kalbindeki sızıya… Görünmeyen bir eksiklik duygusu, faili meçhul bir sızı gibi içimizde dolaşıyor. O boşluğu kimyasal formüllerle, şuruplarla doldurmaya çalışıyoruz.

Bu ay işte bu boşluğun izini sürdük. Toprağın yorgunluğundan şehrin hızına, sosyal medyanın telkinlerinden rafların cazibesine kadar uzanan bir hikâye kurduk. Ama burada bir parantez açmak gerekiyor: Takviyeler düşmanımız değil. Fakat sorduğumuz yanlış soruların cevabı da değil. Çünkü bazen mesele sadece unutulmuş bir ritimden, eski usul bir
dengeden ibarettir.

Beden konuşur; ama kelimelerle değil, kederle konuşur. Sızılarla, uykusuzlukla, sabah mahmurluğuyla konuşur. Biz ise nicedir onu susturmayı seçiyoruz. Bir tabletle, bir emirle, bir alışkanlıkla… 

Belki de unuttuğumuz şey şudur: Beden bazen eksik olduğu için değil, yorulduğu için yardım ister. Bu yüzden mesele sadece neyi aldığımız değil; neyi kaybettiğimizdir. Onu sürekli tamamlanması gereken bir “boşluk” gibi görmek yerine, hâlâ çalışan, bizi ayakta tutan bir nimet olarak görebilmek…

İnsan, o draje kalabalığından sıyrılıp kendine döndüğünde sadece şifa bulmaz; elindekinin kıymetini de anlar. Ve bazen en büyük takviye, yeni bir şişe açmak değil; elindekine şükretmektir.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın