
Elif Aslanoğlu |
Bir sabah, Hindistan’daki kalabalık bir okulun koridorunda altı yaşındaki Poyraz, kendisine Hintçe bir soru soran arkadaşına Türkçe cevap veriyor. Ardından öğretmeniyle İngilizce konuşmaya başlıyor. Üç dil, Poyraz’ın zihninde yan yana, akıcı bir sırayla ilerliyor. Aynı saatlerde, Norveç’in küçük bir kasabasında, sınıfta Norveççe konuşan İrem, teneffüste ablasıyla ana dilinde sohbet ediyor.
Bu iki çocuk sadece farklı dillerde konuşmuyor; aynı zamanda farklı dünyaların içinde büyüyor. Düşünce tarzları, aidiyet duyguları ve benlik algıları, kullandıkları diller kadar çok katmanlı ve olabildiğince esnek.
Bugün dünya, artan dijitalleşme ve hızlanan göçlerle birlikte dillerin iç içe geçtiği, kültürlerin birbirine yaklaştığı bir dönemi yaşıyor. Artık mesele sadece “çok dillilik”le açıklanabilecek kadar basit değil. Diller, bireyin zihnini yeniden düzenleyen; kimliğini, kültürünü ve dünyayla kurduğu ilişkiyi baştan sona dönüştüren güçlü bir deneyime dönüştü.
Peki, biz yetişkinlerin bile zorlandığı bu dönüşüm, Poyraz ve İrem gibi çocukları nasıl etkiliyor? Birden fazla dille büyüyen bu çocuklar, hangi dili “ana” olarak görüyor? Yoksa bu çocuklar her dilde biraz eksik, ama her kültürde biraz fazla mı yaşıyor? Bu sorular, yalnızca dilbilimsel değil; sosyolojik ve psikolojik boyutları olan sorular.
Her Dil Yeni Bir Pencere
Poyraz ve İrem gibi çocuklar diller arasında sadece çeviri yapmıyor; her dilde kendi kimliklerini de yeniden kurguluyorlar. Onların deneyimi, çok dilliliğin sadece kelimelerle değil, duygularla da yaşanan bir hâl olduğunu hatırlatıyor. Bugün dünyada yaklaşık 7 bin dil konuşuluyor. Her biri bir halkın hafızasını, inancını ve dünyayı algılayış biçimini içinde taşıyor. Her geçen gün daha fazla insan, birden çok dili aynı anda kullanarak yaşıyor. Dilbilimciler bu durumu teknik terimlerle açıklıyor. Bireyin birden fazla dili aktif biçimde kullanabilmesine plurilingualism, bu dillerin toplumda birlikte var olmasına multilingualism deniyor. Üç ya da daha fazla dili aynı anda konuşabilen polyglot bireylerin sayısı ise hızla artıyor.
İlk Yurt İlk Sığınak
Ana dil, çocuğun duygularının şekillendiği, benliğinin temellerinin atıldığı yuvadır. Ancak bu güvenli yuvanın sınırları, göçle birlikte değişmeye başlar. Göçmen ailelerin çocukları, okul çağına geldiklerinde genellikle başka bir dilin hâkim olduğu sosyal bir çevreye adım atar. Çocuk yeni dili öğrenir, ama ana diliyle arasına yavaş yavaş bir mesafe girer. Eğer bu süreçte bilinçli bir çaba gösterilmezse, ana dil zamanla yalnızca ev içinde işitilen, nostaljiyle anılan bir “eski ses”e dönüşebilir. Okuma alışkanlıkları ve sosyal pratiklerle desteklenmeyen bir dil körelir; sadece kelimeler değil, o dille bağlı duygular da silikleşir. Dil ve medeniyet ilişkisi üzerine çalışan Dr. Kadir Afacan’ın şu satırları, bu gerçeği çarpıcı biçimde özetliyor: “Dil, insanın evidir, medeniyetin kalbidir. Medeniyetler dil aracılığıyla kurulur, yaşar ve kavramsal dünyalarını oluşturur. İnsan, bu kavramlar dünyasıyla hayat alanını kurar. Kalıcı medeniyetler, dil alanında varlık göstermiş olanlardır.”
Afacan’ın ifadeleri, bir dilin yitip gitmesinin sadece kelimelerin kaybı olmadığını; aynı zamanda kültürün, kavramların, inançların ve en nihayetinde insanın kendini anlama biçiminin de silinmesi anlamına geldiğini hatırlatıyor.

Yeni Dillerde Eski Sesler
Ne var ki, hayat bizi her zaman aynı dilin kıyısında tutmaz. Bazen bir göç, bazen zorunlu bir okul kaydı, bazen de toplumsal ya da siyasal baskılar neticesinde; dil, yaşadığımız yerle birlikte değişir. Bir sabah, yanımızdaki kişinin bizimle aynı dili konuşmadığını fark ettiğimizde, artık yeni bir dile ihtiyaç doğmuştur. Bu ihtiyaç, kimi zaman merak ve keşif duygusuyla, kimi zaman ise zorunlulukla belirir; fakat çoğu zaman yalnızca yeni sözcükler ezberlemekle sınırlı kalmaz. Yeni bir dil öğrenmek, aslında yeni bir kimlik edinmenin kapılarını aralar. Kullandığımız dilin değişmesiyle, çoğu zaman farkında bile olmadan farklı bir “ben” inşa ederiz.
Bu dönüşümün dil ve kimlik ekseninde nasıl şekillendiğini, Kuzey Irak’ta göçmen çocuklara yıllarca Türkçe öğreten Gökçen Yıldar’ın gözlemleri çarpıcı biçimde yansıtıyor: “Bir milletin dili, yüzyıllar boyunca birikmiş kültürün, geleneğin ve ahlaki değerlerin en ince detaylarını saklayan bir hazinedir. Kuşaklar, düşünme biçimlerini bu dille şekillendirir, yönlerini bu dille bulur. Ancak bu söz varlığı başka bir dile aktarıldığında, ana dildeki derin anlam, güçlü vurgular ve zengin çağrışımlar çoğu zaman eksilir, silikleşir.”
Yıldar, çocuklara yalnızca ana dillerini öğretmenin yeterli olmadığını, asıl sorumluluğun, bu dili tüm incelikleriyle kavratmak ve onun taşıdığı kültürel kodları nesilden nesile aktarmak olduğunu düşünüyor: “Çocuklarımız, ana dillerinin zenginliğini öğrenerek yalnızca kendilerini doğru ifade etme becerisi kazanmazlar; aynı zamanda atalarından miras kalan düşünme tarzını, dünyaya bakış açısını ve evrensel değerlerin kendi kültürlerindeki ifadesini de yaşatırlar. Bu nedenle ana dili eğitimi, yalnızca pedagojik bir mesele değil; aynı zamanda bir toplumun manevi bağlarını canlı tutan temel bir kültürel görevdir.”
Yıldar ayrıca, ana dilde verilen bilinçli bir rehberliğin, çocukların düşünsel gelişimine ve ifade yetkinliğine doğrudan katkı sağladığını belirtiyor. Özellikle hafta sonu okulları ve mentörlük programları aracılığıyla bu desteğin sistematik biçimde sunulmasının, dilin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde işlevselliğini artıracağını vurguluyor.
Kelimeler de Göç Eder
İster gönüllü ister zorunlu olsun, göç, sadece insanların yer değiştirmesi değildir. İnsanlarla birlikte kültürler, inançlar, anlam dünyaları ve elbette diller de göç eder. Çünkü insanlar valizlerine sadece eşyalarını değil, dillerini de koyarlar. Ana dillerini, deyimlerini, ezberledikleri şarkıları, çocukluklarına kazınan ninnileri… Zamanla bazı kelimeler unutulur. Bazılarıysa yeni bağlamlarda başka anlamlar kazanır. Bazı sözcükler ise ait oldukları iklimden uzaklaştıkça daha kıymetli hâle gelir; bir özleme, bir kimlik izine dönüşür.
Her yeni durak, dilin hafızasında küçük izler bırakır. Tıpkı bir nehrin geçtiği yerlerden tortular taşıması gibi, göç eden insan da uğradığı coğrafyalardan ifadeler, bakış açıları, duygular toplar. Ve tıpkı nehirlerin zamanla yeryüzünü şekillendirmesi gibi, göç de dili ve insanı dönüştürür. Bu yüzden göç yolları üzerindeki diller, kendilerinden önce gelen halkların, medeniyetlerin ve hayatların izlerini taşır.

Göç Yolunun Gönüllü Rehberleri: Mentörler
Bugün, dünya haritasında yer değiştiren her aile, sadece bir coğrafyadan diğerine değil; aynı zamanda bir dilden, bir kültürden, hatta bir yaşam tarzından diğerine geçiş yapıyor. Yabancı topraklarda yeni bir hayat kurmaya çalışan bu ailelerin en büyük kaygılarından biri çocuklarının eğitimi, topluma uyumu ve manevi gelişimi oluyor.
Bu noktada, bazı aileler diğerlerinden daha şanslı. Çünkü yeni hayatlarında onları Gökçen Yıldar’ın temas ettiği genç, enerjik ve yol gösterici mentörler karşılıyor! Bu gönüllü abi ve ablalar, göç edenlere hem dilsel hem de kültürel adaptasyonda rehberlik ederek aidiyet duygusunun inşasında kritik bir rol üstleniyorlar. Geniş ve güçlü gönüllülük ağları içinde gelişen bu mentörlük deneyimleri, göç sürecini sadece zorluklarla dolu bir mücadele olmaktan çıkarıp, yeni umutların yeşerdiği güçlü bağların kurulduğu bir yolculuğa dönüştürüyor.
İçinde bulunulan kültürü daha önce deneyimlemiş olan bu mentörler, yeni gelen çocukların iç dünyalarına dokunuyor, onlara değerler eğitimi sunarak sağlam köprüler inşa ediyorlar. Her birinin geçmişi farklı olsa da paylaştıkları duygular ortak; anlayış, empati ve güçlü bir inanç!
Evrensel Bir Rehberlik
Bugün yerelden ulusala, oradan da evrensele yayılan sosyal iyilik hareketleri, uğradıkları her coğrafyaya yalnızca katkı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda kendilerini de dönüştürüyor. Bu dönüşüm sürecinde mentörlerin rolü ise merkezî bir önem taşıyor. Çünkü iyi bir mentör, sadece bir dili ya da birtakım değerleri öğretmekle yetinmiyor. Aynı zamanda “gönül dili”ni ve “hâl şivesi”ni de en içten şekliyle konuşarak muhataplarına rehberlik ediyor. Bazen bir cümleyle, bazen yalnızca bir bakışla ya da cesaret verici bir sözle, ülkesine yeni gelen bir çocuğun içindeki ışığı yakabiliyor. Ve o ışık, hangi dilde yanarsa yansın, bir insanın kendini bulmasında en güçlü pusulalardan biri olabiliyor.
Yol Ayrımında Diller
Uzun yıllardır Avrupa’da yaşayan Türk kökenli öğrencilerle çalışan eğitimci Numan Eryılmaz, bu bağlamda mentörlük faaliyetlerinin yalnızca pedagojik destek sunmakla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda kimlik inşasına katkı sağlayan çok katmanlı bir süreç olduğunu vurguluyor. Ona göre ana dil, çocuğun yalnızca bilişsel gelişimini değil, aynı zamanda değerler dünyasının ve kültürel aidiyet bilincinin şekillenmesini de derinden etkiliyor.
Eryılmaz, Türkçeyi yalnızca bir iletişim aracı olarak değil; tarihsel bağlamı ve içerdiği kavramsal katmanlarla birlikte İslami düşünce dünyasının da önemli bir taşıyıcısı olarak değerlendiriyor: “Türkçe, tarihsel süreçte Arapçayla kurduğu çok yönlü ilişki sayesinde dinî terminolojiyi doğal olarak bünyesine almış bir dildir. İslam, yüzyıllar boyunca Arapça dışındaki toplumlarda da varlık göstermiştir ve bu bağlamda Türkçe, bu evrensel mirasın en güçlü kültürel taşıyıcılarından biri hâline gelmiştir.”
Eryılmaz’a göre göçle birlikte girilen yeni kültürel ortam, çocuklar açısından birçok fırsat barındırsa da ana dille yaşanan ani ve plansız bir kopuş ciddi bir kimlik ve aidiyet kaybına yol açabiliyor. Numan Bey bu noktada dil geçişlerinin zamana yayılan, tedricî bir biçimde gerçekleşmesi gerektiğini savunuyor: “Yeni ülkenin diline uyum sağlamak elbette önemlidir. Ancak sadece coğrafyanın değişmesi, çocukların bir gecede ana dillerinden koparılmasını meşrulaştıramaz. Peygamber Efendimizin uygulamalarında da gördüğümüz gibi, toplumsal ve bireysel değişim süreçleri zamana yayılan, tedricî gelişmelerdir. Aynı ilke, dil geçişlerinde de dikkate alınmalıdır.”
Deneyimlerin Kesişme Noktası
Almanya’da doğup büyüyen ve iki dillilikle geçen bir hayatın tüm iniş çıkışlarını deneyimlemiş olan Kültür Merkezi Yöneticisi Sevda Akçuru’nun gözlemleri de Eryılmaz’la örtüşüyor: Ana dilin korunmasıyla yerel dile entegrasyon arasında hassas bir denge kurulması gerektiğini vurgulayan Akçuru, bu dengeyi şu sözlerle özetliyor: “Değerler eğitimini sağlam bir zemine oturtmak istiyorsak, ana dili mutlaka kullanmalıyız. Ama içinde yaşadığımız toplumla etkili bir iletişim kurabilmek için, yerel dili de aktif olarak kullanmak şart. Çünkü bir dilin duyguları ve değerleri taşıma kapasitesi sadece kelimelerle sınırlı değildir; o dilin kavram dünyası canlı kaldığı sürece anlam taşır.”
Akçuru’ya göre, bir düşünceyi bir dilden diğerine aktarmak sadece çeviriyle gerçekleşmez; bu, çoğu zaman yıllar süren bir kavramsal uyum ve içselleştirme süreci gerektirir. “Kitleye göre esnek bir yaklaşım benimsemek, genellikle en yararlı seçim oluyor.” diyen Akçuru, bu görüşünü şu şekilde destekliyor: “Çünkü ana dilde ifade edilen duygu ve düşüncelerin farklı bir dilin imkânlarıyla yerli yerine oturması, yeni terminoloji kaynaklarının oluşmasına ve yaygınlaşmasına bağlı. Bu ise yıllar alan bir süreç.”
Farklı ülkelerden gelen deneyimler ve sahada çalışan uzmanların gözlemleri, ortak bir hakikati ortaya koyuyor: Psikolojik ve sosyolojik dinamikler göz ardı edilmeden, mevcut imkânlar bilinçli biçimde değerlendirildiğinde, çok dilli mentörlük sistemleri sadece mümkün değil; aynı zamanda kaçınılmaz bir ihtiyaç.

Sohbet Machen!
Avrupa’da yıllardır uygulanan ve giderek yaygınlaşan hibrit mentörlük modeli, bu ihtiyacı karşılayan en başarılı örneklerden biri. İki dillilik esasına dayanan bu hibrit model hem manevi değerleri hem de sosyal gerçekliği gözeten esnek ve etkili bir yaklaşım sunuyor.
Avrupa dilleri, mentörlerin sıkça kullandığı Arapça kökenli dinî kavramları Türkçedeki kadar kolay içselleştiremeyebiliyor. Bu durum, zaman zaman iletişimde dezavantaj gibi görünse de aslında yeni keşiflere ve dilsel gelişime kapı aralıyor.
Üniversite öğrencisi Esma’nın, mentör olarak geliştirdiği yöntem, bu açıdan dikkat çekici. Dinî içerikli bir buluşma yapacaklarında, Almancada “yapmak” anlamına gelen machen fiilini, Arapça kökenli “sohbet” kelimesiyle birleştiriyorlar: Sohbet machen! Esma’ya göre Almancada da “Freundetreffen”, “Plauderei” ya da “Small Talk” gibi karşılıklar var; ancak bunların hiçbiri “sohbet” kelimesinin taşıdığı manevi derinliği tam olarak yansıt(a)mıyor. Bu tür hibrit kavramlar, Müslüman gençlerin hem entegre oldukları toplumla iletişimini güçlendiriyor, hem de kendi kültürel kimliklerini koruma çabalarına anlamlı katkılar sunuyor.
Ortak Dilde Buluşmak
Elbette mentörlerin iki dili iyi derecede konuşması büyük bir avantaj. Ama çoğu zaman bundan daha önemli olan, karşılarındaki grubun dil yapısına göre esnek bir iletişim stratejisi geliştirebilmeleri. Grubun dili yerel dilse, o dil tercih ediliyor; farklı ana dillerin bir arada olduğu ortamlarda ise içerik, ihtiyaca göre şekilleniyor. Bu yaklaşım, gençlerin kendilerini daha rahat ifade ettikleri ve öğrenmeye açık oldukları güvenli bir alan oluşturuyor. Benzer bir esneklik, kaynak metin seçiminde de görülüyor. Eğer bir kitabın Türkçe, İngilizce veya Almanca baskıları varsa, öğrencilere tercih hakkı tanınıyor. Böylece hem ana dil hem de yerel dil gelişimi eş zamanlı desteklenmiş oluyor.
Bu anlayışla yürütülen büyük ölçekli projelerden biri de Amerika merkezli Future Generation girişimi. Bu girişim sayesinde yüzlerce öğrenci, thefuturegeneration.org sitesi üzerinden mentörlük alıyor. Programda aynı kitabın farklı dillerdeki versiyonları sunuluyor ve öğrenciler dil yeterliliklerine ve ilgilerine göre istediklerini seçebiliyor. Sonuçta, çok dilli ve çok kültürlü; ama ortak değerler etrafında buluşabilen bir gençlik profili ortaya çıkıyor.
Çınar’ın Sessizliği
Mentörlüğün, yalnızca dil bariyerini aşırmaktan ibaret olmadığını; aynı zamanda yeni bir kültüre ve topluma uyum yolculuğunda rehberlik etmek anlamına geldiğini vurgulayan bir diğer eğitimci de Esra Kavak. İsveç’teki bir kültür merkezini yöneten Kavak, bu yolculuğun kimi zaman zorlu, kimi zaman da duygusal açıdan sarsıcı olabileceğini Çınar’ın hikâyesiyle anlatıyor: “Çınar, Türkiye’den İsveç’e göç ettiğinde 11 yaşındaydı. Okula başlama süreci çeşitli nedenlerle gecikti. Başlarda mentörüne karşı mesafeli duruyor, hatta zaman zaman İsveççe konuşmayı reddediyordu. “Doğru dürüst konuşamıyorum; insanların gözlerinde küçümseme görüyorum.” diyordu. Ancak zamanla, mentörüyle aralarında güvene dayalı bir bağ kuruldu. Çınar, İsveççe hatalarını çekinmeden paylaşabileceği bir alan buldu. Mentörünün de cesaretlendirmesiyle hem dil becerisini geliştirdi hem de çevresiyle daha güçlü bağlar kurmayı başardı.”
Esra Kavak’ın paylaştığı bu deneyim, mentörlüğün akademik destekten ibaret olmadığını; aynı zamanda sosyal, kültürel ve duygusal bir güçlendirme süreci olduğunu gözler önüne seriyor.
Gönül Dili
Günümüz dünyasında dil, artık sadece anlaşmanın değil; anlamanın da anahtarı ve bugünün çocukları, yalnızca iki dili değil, iki dünyayı birden öğreniyor. Bu iki dünya arasında kurulan en sağlam köprü ise gönülden gelen rehberlik.
Bugün Poyraz, İrem ve Çınar gibi on binlerce çocuk, kelimeler arasında bir yurt, cümleler arasında bir kimlik arıyor. Bununla birlikte, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar, içlerinde hiç eksilmeyen bir şey var: Anlaşılma arzusu! Ve çok şükür bu arzuyu duyan, onlara yumuşacık bir sesle karşılık veren birileri var: Mentörler. Bazen bir kelimeyle, bazen sıcak bir tebessümle ama daima kalpten konuşarak… Çünkü onlar, rehberliğin “gönül dili” ve “hâl şivesi” ile gerçekleşen bir iletişim olduğunun farkındalar. Ve bu dil, ne sözlüklerde başlıyor ne de sınırlarda bitiyor. Kalpten kalbe akan ama asla yolunu kaybetmeyen bir ırmak gibi sessiz, derin ve usul usul akmaya devam ediyor.
“Dili Anlamayan, Dini İçselleştiremez.”
Virginia merkezli Core Educational Services’in mezunlar ofisi koordinatörlüğünü yürüten Ekrem Çavuş, göçmen çocukların dil ile manevi gelişimleri arasındaki ilişkiye dair çarpıcı gözlemler paylaşıyor. 0-6 yaş döneminde çocukların evde mutlaka ana dille iletişim kurması gerektiğini vurgulayan Çavuş, “Bu yaşlarda ikinci bir dilin erken devreye girmesi, duygusal gelişimi zayıflatabilir.” diyor. Ancak Çavuş’a göre yaş ilerledikçe tablo değişiyor. Ana sınıfından itibaren çocukların haftada 35 saat ülke dilinde eğitim aldığını hatırlatan deneyimli eğitimci, bu sürecin kelime dağarcığını ve zihinsel gelişimi doğal olarak bu dile kaydırdığını belirtiyor. Burada önemli bir uyarıda bulunuyor: “Bu çocuklara haftada sadece birkaç saat Türkçe rehberlik yapmak, akıntıya karşı kürek çekmeye benziyor.”
Bu nedenle, sekiz yıl önce bazı gruplarda rehberlik dilini İngilizceye çevirdiklerini ve olumlu sonuçlar aldıklarını aktarıyor. Dil öğretimiyle din eğitiminin birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurgulayan Çavuş, şu uyarıyı yapıyor: “Dinî içerikleri, çocukların zorlandığı bir dille sunarsak, mesaj eksik ya da yanlış anlaşılabilir.” Bu yaklaşımın yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda İslamî temellere dayandığını belirterek Kur’an’daki şu ayeti hatırlatıyor: “Biz her peygamberi, kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın.” (İbrahim suresi, 14/4).
Son olarak, Türkçe öğretimi ile din eğitimini birbirinden ayırmak gerektiğini vurgulayan Çavuş, şöyle sesleniyor: “Türkçe öğretimi elbette çok kıymetli; ancak dini yalnızca Türkçeyle öğretmeye çalışırsak, çocuklarımızda anlamadan ezberlenen bir din algısı oluşabilir. Çocuklar, mesajı hangi dilde içselleştiriyorlarsa, o dilde anlatmalıyız. Aksi hâlde, iyi niyetli çabalar bile hedefine ulaşamayabilir.”
Mentörler sadece dil eğitimi vermekle kalmıyor; aynı zamanda “gönül dili”ni ve “hâl şivesi”ni de en içten şekliyle konuşarak yeni coğrafyalardaki muhataplarına rehberlik ediyor.

“Çocuğun Kalbine Giden Yol, Ana Dilden Geçer!”
Kanada’nın Ontario eyaletinde, Türk kökenli göçmen çocukların manevi gelişimine yönelik faaliyetler yürüten Grand River Friendship Society’nin yöneticisi Ali Ergün, ana dilin rehberlik süreçlerindeki rolünü yalnızca kültürel bir unsur olarak değil, aynı zamanda vicdani ve pedagojik bir sorumluluk olarak görüyor. “Bu mesele, akademik bir tartışmadan çok daha fazlası; nesiller arası bir emanet. Rehberlik dilinin hangi temele oturduğu, çocuğun kimlik gelişimini doğrudan etkiler.” diyor.
Ergün’e göre ana dili, çocuğun dünyaya açılan ilk anlam kapısı: “Bir çocuğun ana dili, tıpkı hayatının ilk suyu gibidir; berrak, doğal ve besleyici. Bu suya erken yaşta ulaşamayan bir çocuk, ilerleyen yıllarda başka dillerin gölgesinde anlam kaybı yaşayabilir.” Rehberliğin, çocuğun duygu ve değer dünyasına hitap etme sanatı olduğunu vurgulayan Ergün, bu yolculukta ortak bir dilin taşıyıcı rolüne dikkat çekiyor: “Türkçe yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda duaların, ninnilerin, kıssaların ve köklü manevi mirasımızın taşıyıcısıdır. Bu dili bilmeyen bir çocuk, sadece kelimelerden değil, köklerinden de uzak kalabilir.”
Mentörlük faaliyetleri sırasında edindiği deneyimlerin altını çizen Ergün, şu tespitte bulunuyor: “Ana diliyle düzenli temas kuran çocuklar, kimliklerini daha sağlam inşa ediyor; aidiyet hissini daha güçlü yaşıyor.”
Son olarak, rehberliğin etkili olabilmesi için dilin bir köprü değil, bir kök olması gerektiğini hatırlatıyor: “Aynı dili konuşmayan, aynı duyguyu paylaşamaz. Aynı kaynaktan içmeyen, aynı yolda yürüyemez. Çocuklarımızı ana dilden mahrum bırakmak, onları anlam dünyamızdan uzaklaştırmak olur. Bu, rehberliğin temelsiz kalması demektir.”



















