Birlikte Ama Yalnız

Bir insanı kaybetmek, bazen onu terk ettiğimizde başlamaz; söylediklerini duymamaya alıştığımızda başlar.

4

Kerem, boşanma kararını tam olarak ne zaman aldıklarını hatırlamıyordu. Bununla birlikte büyük bir kavganın ardından olmadığını adı gibi biliyordu. Ortada bir ihanet yoktu. Yalan yoktu. Kabalık yoktu. Herkesin parmakla gösterebileceği bir kırılma anı da yoktu. Sıradan bir salı akşamıydı. 

Kerem, eve yeni girmişti. Yorgundu. Kapıyı açtı. Eşi Leyla mutfaktaydı. Çocuklar televizyon izliyordu. Yemeği yediler. Kerem haberleri tek başına izledi. Sonra Leyla bulaşıklara, Kerem telefona gömüldü. Bir ara Leyla “Sana bir şey söyleyecektim…” diyecek oldu. Kerem “Hımm…” diye geçiştirdi. Gözleri hâlâ telefondaydı. Leyla bir an bekledi. Hiçbir şey söylemedi. Ellerini kurulayıp odaya geçti. O gece Kerem’in aklına takılan şey, Leyla’nın ne söyleyeceği değildi. Söylememeyi seçmesiydi. Ama bu düşünce de uzun sürmedi. Telefon yeniden galip gelmişti. Birkaç uygulamayı daha kurcalayıp yattı. Uyudu. 

Üç yıl sonra, boşanma davasından çıkarken Kerem yaklaşıp bana şunu sordu: “Recep abi, ne yaptım ki ben? Niye böyle oldu?” 

Gerçekten bilmiyordu. Kalbim sıkıştı. Hem bir “ağabey” hem de bir “erkek” olarak. Çünkü Kerem kötü bir adam değildi. Önce öğrencim, sonra arkadaşım, sonra da aile dostum olmuştu. Leyla’yı aldatmamıştı. Şiddetin hiçbir türlüsünü uygulamamıştı. Ağzından -bildiğim kadarıyla- tek bir kötü söz çıkmamıştı. Ailesini “gül gibi” geçindiriyordu. Çocuklarından gelen her talebe “evet” deme potansiyeli taşıyordu ve diyordu da. Ama Leyla gitmişti. Ardına bile bakmadan gitmişti hem de. 

Giderken Kerem’i de götürmüştü. Geriye ne öğrencimden ne arkadaşımdan ne de aile dostumdan eser kalmıştı. Takip eden aylar boyunca Kerem’i dinlerken kendi hayatımda, kendi akşamlarımda, kendi “hımm”larımda bir şeyler aradım ve buldum. Bu yazıyı o yüzden biraz utanarak yazıyorum. 

Görülmek 

Kur’an-ı Kerim, Rum suresinde evliliği şöyle tanımlar: “Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yarattı; aranıza sevgi ve merhamet koydu.” Sevgi ve merhamet; ikisi birden. Sevgi çekim gücü, merhametse onu ayakta tutan zemin. Ama bu ayette başımı döndüren kelime başka: Huzur. 

Allah, bu ilişkiyi, eşlerin birbirinde huzur bulması için kurmuş. Huzur; sessizlik değil, uzlaşma da değil. Huzur, görülmek! 

Fransız mistik düşünür Simone Weil, yirminci yüzyılın ortasında şöyle yazmıştı: “Dikkat, sevginin en saf biçimidir.” Weil’e göre bir insana gerçekten dikkat etmek, onu olduğu gibi, bütün ağırlığıyla görmek demekti. Ve bu, dünyada nadir bulunan şeydi. Leyla’nın ihtiyacı da tam olarak buydu işte. Büyük bir jest değil, pahalı bir hediye değil. Sadece Kerem’in gözlerinin ekrandan kalkması. Leyla’nın çağla yeşili gözlerine bakması. Parmaklarının uygulamaların değil, lepiska saçlarının arasında gezmesi. “Ne söyleyecektin canım?”, “Seni dinliyorum sultanım.” demesi. Ve gerçekten dinlemesi. 

Bu kadar!

Ve Kerem, henüz “saçları jöleli” bir lise talebesiyken tanıdığım, ilk aşkına da son aşkına da şahit olduğum o “kıvırcık”, yazıldığından çok daha zor okunan “bu kadar”ı ıskaladı.

Hımm… 

Modern ilişki biliminin öncüleri, evlilikleri bitiren asıl nedenin büyük depremlerden ziyade, Leyla’nın yaşadığına benzer küçücük sessiz anların birikimi olduğunu söylüyor. Ne mutlu ki günümüzde laboratuvar verilerinden öteye geçip meselenin ruhuna ve nörobiyolojisine bakabiliyoruz. 

Çiftler arasındaki ilişkileri nörobilim, bağlanma teorisi ve psikobiyoloji çerçevesinde ele alan Amerikalı psikolog Stan Tatkin, sağlıklı bir ilişkinin özünü, eşlerin birbirini dış dünyanın baskılarından koruduğu “Güvenli Balon” adını verdiği ikili güven alanına sığınmakta buluyor. Tatkin, sinir sistemimizin en ufak bir kayıtsızlığa bile aşırı duyarlı olduğunu savunuyor. 

Aslında Dr. Tatkin’in söylediği çok net: Kerem’in o anlık “hımm” tepkisi, Leyla’nın beynine gönderilen mikroskobik bir “yalnızsın” sinyali. Bu karanlık sinyal, beyindeki savunma mekanizmalarını tetikleyerek o güvenli balonu deliyor. Tatkin’in vurguladığı biyolojik bağ bir kez gevşediğinde, eşler aynı çatının altında birbirine uzak, sürekli tetikte bekleyen iki “yabancıya” dönüşüyor.

Duygusal Yalnızlık 

Bu biyolojik güven sarsıldığında ise mesele bir başka uzmanın, Dr. Sue Johnson’ın işaret ettiği varoluşsal krize evriliyor: Duygusal Yanıtsızlık. 

Bağlanma teorisini çift terapisinin merkezine . . .

Aynı Evde Kaybolmak 

Tolstoy, Anna Karenina’da Karenin’i anlatırken şöyle der: “Adam kurallara uyan, görevini yapan, toplumda saygın biriydi. Ama eşini hiç göremiyordu. Anna, onun yanında görünmez olmuştu.” Görünmez olan insan, er ya da geç başka bir yere doğru yürümeye başlar. Bu edebiyatın değil, hayatın gerçeğidir! Boşanma oranları neredeyse her yıl ikiye katlıyor. Davalardaki kadın beyanlarında en sık tekrarlanan ifadelerse duygusal uzaklık, sevildiğini hissedememe, değer görmeme, anlaşılmama… Bunlar, ceza mahkemelerine taşınabilecek büyük suçlamalar değil belki. Kimseyi hapse attıracak iddialar da değil. Ama ocakları söndürmeye yetiyor; çünkü aynı yatağa uzanan, aynı sofraya kaşık sallayan iki insan, birbirini gör(e)mez hâle gelebiliyor. Bu yabancılaşma hiç gürültü çıkarmıyor; sessizce, farkında olmadan büyüyor. Ve bir gün karşınızdaki insan, hâlâ orada ama artık uzakta kalıyor.

Bağlanma kuramının kurucusu Dr. John Bowlby, yetişkin ilişkilerinin, . . .



“Nasıl olsa biliyor.” Sevginin sessizce yıprandığı en tehlikeli cümlelerden biri belki de budur. Çünkü hissettirilmeyen sevgi, ateş de olsa zamanla söner.

Erkeğin Yorgunluğu Gerçektir 

Burada durmam gerektiğini hissediyorum. Çünkü bu yazıyı okuyan erkekler içinden şunu söylüyor olabilir: “Peki ya ben? Ben de sevildiğimi hissetmek istiyorum. Ben de görülmek istiyorum. Ben de anlaşılmak istiyorum.” 

Haklılar. Erkeğin yorgunluğu gerçektir. Ekonomik baskı gerçektir. Dışarıdaki rekabet, trafik, toplantılar, bitmek bilmeyen sorumluluklar gerçektir. Bunları küçümsemek hem yanlış olur hem de haksızlık. Ama bütün bunlar, biz erkekleri şunu sormaktan alıkoymamalı: Yorgunluk, bir mazeret mi; yoksa bağlam mı? Çünkü mazeret olarak kullanıldığında, yorgunluk her şeyi geçersiz kılıyor. “Ben yorgunum; o yüzden dinleyemem, fark edemem, iltifat edemem, gözlerine bakamam…” 

İşte bu, evliliği askıya almaktır. 

Bağlam olarak anlaşıldığında ise yorgunluk, aşılması gereken bir gerçekliktir: “Yorgunum, ama bu benim en önemli ilişkimi ihmal etmemi meşrulaştırmaz.” 

Ali Şeriati, Fatıma Fatımadır adlı eserinde, kadının yükünü anlatırken erkeğe şöyle seslenir: “Sen dışarıda savaşıyorsun, o içeride. Sen görülüyorsun, o görülmüyor. Sen yorgunsun, o da yorgun. Ama onun yorgunluğunun adı bile yok.” 

Leyla’nın yorgunluğunun adı yoktu. Ve bu, Kerem’inkinden daha az gerçek olduğu anlamına gelmiyordu. 

Çözüm Tuzağı

Biz erkekler çözüm odaklıyız. İtiraf edelim, bu iş hayatında çok işe yarayan bir özellik. Evde ise bazen büyük bir tuzağa dönüşebiliyor. Bazen eşlerimiz bir şey anlatır. Günün yorgunluğundan, çocuklarla yaşadığı güçlüklerden bahseder. Hemen devreye gireriz: “O zaman şöyle yapmalısın.”, “Büyütülecek bir şey yok canım!” ya da “Ben sana söylemiştim zaten.” 

Biz erkekler için bu bir yardım belki, ama kadınlar için . . .


O “Hımm…” Beyinde Bir Şeyler Yapıyor!

Bir ilişkinin bitişini genellikle büyük bir kırılmayla hayal ederiz. Bir ihanet, bir kavga, bir son. Oysa aile ve çift terapisti Serpil Duran’a göre gerçek çok daha sessiz işliyor: Bir gün, bir eşin diğerine artık hiçbir şey anlatmak istemediğini fark etmesiyle. Bu “öğrenilmiş sessizliğin” nasıl başladığını, nörobilimin bunu nasıl açıkladığını ve geri dönüşün mümkün olup olmadığını konuştuk.

Danışanlarınız boşanma kararını genellikle nasıl anlatıyor?
Büyük bir kırılma anı beklersiniz. Bir ihanet, bir kavga, bir son. Ama pratikte çok az böyle vaka görüyorum. Çoğu zaman karşımda oturan kişi şunu söylüyor: “Bir gün fark ettim ki artık ona bir şey anlatmak istemiyorum.” Bu cümle benim için alarm zilidir. Çünkü o istek kaybolana kadar pek çok şey olmuş bitmiş demektir. 

Sizce anlatmak istememek ne zaman başlıyor?
Genellikle küçük bir vazgeçişle. Bir şey söylemeye çalışıyorsun, karşındaki seni “gerçekten” dinlemiyor. Bir kez olsa geçer. İki kez olsa yine geçer. Ama bu örüntü tekrarlandıkça beyin bir şeyi öğreniyor: Burası güvenli bir yer değil! Duygusal olarak açılmak burada karşılık bulmuyor. Ve insan, karşılık bulmayan yere açılmayı bırakıyor. Bu bilinçli bir karar değil. Öğrenilmiş bir sessizlik. 

Peki bunu nörobilim nasıl açıklıyor?
Bağlanma sistemi tehdit algıladığında . . .

Önceki İçerik“Hımm…” Kırığı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın