Kapak Dosyası Birlikte Ama Yalnız

Birlikte Ama Yalnız

Bir insanı kaybetmek, bazen onu terk ettiğimizde başlamaz; söylediklerini duymamaya alıştığımızda başlar.

517

Kerem, boşanma kararını tam olarak ne zaman aldıklarını hatırlamıyordu. Bununla birlikte büyük bir kavganın ardından olmadığını adı gibi biliyordu. Ortada bir ihanet yoktu. Yalan yoktu. Kabalık yoktu. Herkesin parmakla gösterebileceği bir kırılma anı da yoktu. Sıradan bir salı akşamıydı. 

Kerem, eve yeni girmişti. Yorgundu. Kapıyı açtı. Eşi Leyla mutfaktaydı. Çocuklar televizyon izliyordu. Yemeği yediler. Kerem haberleri tek başına izledi. Sonra Leyla bulaşıklara, Kerem telefona gömüldü. Bir ara Leyla “Sana bir şey söyleyecektim…” diyecek oldu. Kerem “Hımm…” diye geçiştirdi. Gözleri hâlâ telefondaydı. Leyla bir an bekledi. Hiçbir şey söylemedi. Ellerini kurulayıp odaya geçti. O gece Kerem’in aklına takılan şey, Leyla’nın ne söyleyeceği değildi. Söylememeyi seçmesiydi. Ama bu düşünce de uzun sürmedi. Telefon yeniden galip gelmişti. Birkaç uygulamayı daha kurcalayıp yattı. Uyudu. 

Üç yıl sonra, boşanma davasından çıkarken Kerem yaklaşıp bana şunu sordu: “Recep abi, ne yaptım ki ben? Niye böyle oldu?” 

Gerçekten bilmiyordu. Kalbim sıkıştı. Hem bir “ağabey” hem de bir “erkek” olarak. Çünkü Kerem kötü bir adam değildi. Önce öğrencim, sonra arkadaşım, sonra da aile dostum olmuştu. Leyla’yı aldatmamıştı. Şiddetin hiçbir türlüsünü uygulamamıştı. Ağzından -bildiğim kadarıyla- tek bir kötü söz çıkmamıştı. Ailesini “gül gibi” geçindiriyordu. Çocuklarından gelen her talebe “evet” deme potansiyeli taşıyordu ve diyordu da. Ama Leyla gitmişti. Ardına bile bakmadan gitmişti hem de. 

Giderken Kerem’i de götürmüştü. Geriye ne öğrencimden ne arkadaşımdan ne de aile dostumdan eser kalmıştı. Takip eden aylar boyunca Kerem’i dinlerken kendi hayatımda, kendi akşamlarımda, kendi “hımm”larımda bir şeyler aradım ve buldum. Bu yazıyı o yüzden biraz utanarak yazıyorum. 

Görülmek 

Kur’an-ı Kerim, Rum suresinde evliliği şöyle tanımlar: “Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yarattı; aranıza sevgi ve merhamet koydu.” Sevgi ve merhamet; ikisi birden. Sevgi çekim gücü, merhametse onu ayakta tutan zemin. Ama bu ayette başımı döndüren kelime başka: Huzur. 

Allah, bu ilişkiyi, eşlerin birbirinde huzur bulması için kurmuş. Huzur; sessizlik değil, uzlaşma da değil. Huzur, görülmek! 

Fransız mistik düşünür Simone Weil, yirminci yüzyılın ortasında şöyle yazmıştı: “Dikkat, sevginin en saf biçimidir.” Weil’e göre bir insana gerçekten dikkat etmek, onu olduğu gibi, bütün ağırlığıyla görmek demekti. Ve bu, dünyada nadir bulunan şeydi. Leyla’nın ihtiyacı da tam olarak buydu işte. Büyük bir jest değil, pahalı bir hediye değil. Sadece Kerem’in gözlerinin ekrandan kalkması. Leyla’nın çağla yeşili gözlerine bakması. Parmaklarının uygulamaların değil, lepiska saçlarının arasında gezmesi. “Ne söyleyecektin canım?”, “Seni dinliyorum sultanım.” demesi. Ve gerçekten dinlemesi. 

Bu kadar!

Ve Kerem, henüz “saçları jöleli” bir lise talebesiyken tanıdığım, ilk aşkına da son aşkına da şahit olduğum o “kıvırcık”, yazıldığından çok daha zor okunan “bu kadar”ı ıskaladı.

Hımm… 

Modern ilişki biliminin öncüleri, evlilikleri bitiren asıl nedenin büyük depremlerden ziyade, Leyla’nın yaşadığına benzer küçücük sessiz anların birikimi olduğunu söylüyor. Ne mutlu ki günümüzde laboratuvar verilerinden öteye geçip meselenin ruhuna ve nörobiyolojisine bakabiliyoruz. 

Çiftler arasındaki ilişkileri nörobilim, bağlanma teorisi ve psikobiyoloji çerçevesinde ele alan Amerikalı psikolog Stan Tatkin, sağlıklı bir ilişkinin özünü, eşlerin birbirini dış dünyanın baskılarından koruduğu “Güvenli Balon” adını verdiği ikili güven alanına sığınmakta buluyor. Tatkin, sinir sistemimizin en ufak bir kayıtsızlığa bile aşırı duyarlı olduğunu savunuyor. 

Aslında Dr. Tatkin’in söylediği çok net: Kerem’in o anlık “hımm” tepkisi, Leyla’nın beynine gönderilen mikroskobik bir “yalnızsın” sinyali. Bu karanlık sinyal, beyindeki savunma mekanizmalarını tetikleyerek o güvenli balonu deliyor. Tatkin’in vurguladığı biyolojik bağ bir kez gevşediğinde, eşler aynı çatının altında birbirine uzak, sürekli tetikte bekleyen iki “yabancıya” dönüşüyor.

Duygusal Yalnızlık 

Bu biyolojik güven sarsıldığında ise mesele bir başka uzmanın, Dr. Sue Johnson’ın işaret ettiği varoluşsal krize evriliyor: Duygusal Yanıtsızlık. 

Bağlanma teorisini çift terapisinin merkezine taşıyarak geliştirdiği Duygusal Odaklı Terapi yöntemiyle romantik aşkın bir bağlanma ihtiyacı olduğunu savunan Kanadalı klinisyen psikolog Johnson’a göre bir ilişkinin can damarı, eşlerin birbirine her an “erişilebilir ve yanıt verici” olması. 

Leyla, “Sana bir şey söyleyecektim…” dediğinde, aslında teknik bir bilgi aktarmaya çalışmıyor. Dr. Johnson’ın tabiriyle bir “bağlanma oltası” atarak en kadim sorulardan birini soruyor: “Beni duyuyor musun, benim için orada mısın?” 

Kerem’in farkında olmadan verdiği o buz gibi “hımm” cevabı, bu oltanın boş dönmesine ve Leyla’da derin bir “bağlanma hasarı” oluşmasına sebep oluyor. Johnson’a göre en şiddetli kavga bile eşlerin yüzüne kapanan o tepkisiz kapı kadar yıkıcı değil. Çünkü kavga bir etkileşim, oysa “hımm” kocaman bir duygusal boşluk! 

Ya Hep Ya Hiç 

Bu sessiz boşluğun günümüz evliliklerinde bu denli ağır bir yıkım oluşturmasının nedenini Eli Finkel çok daha geniş bir pencereden açıklıyor. Northwestern Üniversitesi sosyal psikoloji profesörü Dr. Finkel’a göre modern çağın “ya hep ya hiç” evliliği modelinde, eşimizden sadece bir hayat ortaklığı değil, ruhsal bir tamamlanma ve sürekli bir “görülme” de bekliyoruz. Beklentiler piramidinin en tepesinde yer alan bu kendini gerçekleştirme arzusu, ilişkiyi her zamankinden daha hassas kılıyor. 

Finkel’ın perspektifinden bakıldığında, Kerem’in mırıltısı basit bir geçiştirme değil; Leyla’nın eşinden beklediği o yüksek düzeydeki anlaşılma ihtiyacının iflas etmesi. Dolayısıyla o salı akşamı yaşanan küçücük an, Finkel’ın dediği gibi ilişkinin üzerine binen bu devasa anlam yükünün altında ezilmesine ve o görünmez, sessiz, birikimli erozyonun başlamasına yol açıyor. 



Evlilikleri yoran şey çoğu zaman biriken küçük kayıtsızlıklardır.


Aynı Evde Kaybolmak 

Tolstoy, Anna Karenina’da Karenin’i anlatırken şöyle der: “Adam kurallara uyan, görevini yapan, toplumda saygın biriydi. Ama eşini hiç göremiyordu. Anna, onun yanında görünmez olmuştu.” Görünmez olan insan, er ya da geç başka bir yere doğru yürümeye başlar. Bu edebiyatın değil, hayatın gerçeğidir! Boşanma oranları neredeyse her yıl ikiye katlıyor. Davalardaki kadın beyanlarında en sık tekrarlanan ifadelerse duygusal uzaklık, sevildiğini hissedememe, değer görmeme, anlaşılmama… Bunlar, ceza mahkemelerine taşınabilecek büyük suçlamalar değil belki. Kimseyi hapse attıracak iddialar da değil. Ama ocakları söndürmeye yetiyor; çünkü aynı yatağa uzanan, aynı sofraya kaşık sallayan iki insan, birbirini gör(e)mez hâle gelebiliyor. Bu yabancılaşma hiç gürültü çıkarmıyor; sessizce, farkında olmadan büyüyor. Ve bir gün karşınızdaki insan, hâlâ orada ama artık uzakta kalıyor.

Bağlanma kuramının kurucusu Dr. John Bowlby, yetişkin ilişkilerinin, çocuklukta öğrenilen bağlanma biçimlerini yeniden sahnelediğini söyler. Kaçıngan erkek, eşi duygusal yakınlık aradığında içgüdüsel olarak mesafe koyar. Bunu fark etmeden yapar. Bu açıdan bakıldığında “Hımm…” deyip telefona bakmak, aslında bilinçli bir ret değildir. Ama kökü derinlerdedir ve etkisi gerçektir.

O İlk Yıllar 

Kerem ile Leyla’nın ilk yıllarında bir şeyler vardı: Kerem o zamanlar Leyla’nın anlattığı her şeyi can kulağıyla dinlerdi. Küçük detayları, gözündeki telaşı, sesindeki sıcaklığı hatırlardı. Leyla da bunu hisseder, Kerem’in yanında hafiflerdi. 

Mevlâna, Mesnevi’nin ilk dizelerinde neyin sesinden bahseder. Ney, ayrıldığı kamışlıktan kopuşunu anlatır, o özlemi terennüm eder: 

Dinle neyden, bak neler söyler durur, 

Dertlerinden ayrılıktan dem vurur. 

Kestiler der, bir kamışlıktan beni, 

Dinler ağlar er, kadın candan beni. 

Ayrılık, sesin ta kendisidir. Leyla’nın içinde büyüyen şey de tam olarak buydu: Ayrılık. Kerem’den kopuş değil, o ilk yıllardaki Kerem’inden kopuş. O dikkatli, o hassas, gerçekten dinleyen adamdan. 

Peki ne değişmişti? Sevgi bitmemişti. Kerem hâlâ Leyla’yı ilk günkü gibi seviyordu. Ya da ona öle geliyordu. Dikkati azalmıştı. “Nasıl olsa biliyor.” demişti. Ve ifade etmediği, hissettirmediği sevgi yavaş yavaş sönmüştü. Çünkü körüklenmeyen şey, ateş de olsa söner. İnsanın dünyaya açılan penceresi olan ev karardığında ise o evin içindeki insan da karanlıkta kalır. 

Olan buydu; Keremlerin “evi” kararmamıştı. Ama perde yavaş yavaş indiği için ikisi de fark etmemişti. Ne Kerem ne de Leyla.



“Nasıl olsa biliyor.” Sevginin sessizce yıprandığı en tehlikeli cümlelerden biri belki de budur. Çünkü hissettirilmeyen sevgi, ateş de olsa zamanla söner.


Erkeğin Yorgunluğu Gerçektir 

Burada durmam gerektiğini hissediyorum. Çünkü bu yazıyı okuyan erkekler içinden şunu söylüyor olabilir: “Peki ya ben? Ben de sevildiğimi hissetmek istiyorum. Ben de görülmek istiyorum. Ben de anlaşılmak istiyorum.” 

Haklılar. Erkeğin yorgunluğu gerçektir. Ekonomik baskı gerçektir. Dışarıdaki rekabet, trafik, toplantılar, bitmek bilmeyen sorumluluklar gerçektir. Bunları küçümsemek hem yanlış olur hem de haksızlık. Ama bütün bunlar, biz erkekleri şunu sormaktan alıkoymamalı: Yorgunluk, bir mazeret mi; yoksa bağlam mı? Çünkü mazeret olarak kullanıldığında, yorgunluk her şeyi geçersiz kılıyor. “Ben yorgunum; o yüzden dinleyemem, fark edemem, iltifat edemem, gözlerine bakamam…” 

İşte bu, evliliği askıya almaktır. 

Bağlam olarak anlaşıldığında ise yorgunluk, aşılması gereken bir gerçekliktir: “Yorgunum, ama bu benim en önemli ilişkimi ihmal etmemi meşrulaştırmaz.” 

Ali Şeriati, Fatıma Fatımadır adlı eserinde, kadının yükünü anlatırken erkeğe şöyle seslenir: “Sen dışarıda savaşıyorsun, o içeride. Sen görülüyorsun, o görülmüyor. Sen yorgunsun, o da yorgun. Ama onun yorgunluğunun adı bile yok.” 

Leyla’nın yorgunluğunun adı yoktu. Ve bu, Kerem’inkinden daha az gerçek olduğu anlamına gelmiyordu. 

Çözüm Tuzağı

Biz erkekler çözüm odaklıyız. İtiraf edelim, bu iş hayatında çok işe yarayan bir özellik. Evde ise bazen büyük bir tuzağa dönüşebiliyor. Bazen eşlerimiz bir şey anlatır. Günün yorgunluğundan, çocuklarla yaşadığı güçlüklerden bahseder. Hemen devreye gireriz: “O zaman şöyle yapmalısın.”, “Büyütülecek bir şey yok canım!” ya da “Ben sana söylemiştim zaten.” 

Biz erkekler için bu bir yardım belki, ama kadınlar için çoğu zaman bir susturulma. Çünkü o an eşimizin istediği şey çözüm değil. Analiz değil. Akıl almak değil. Yönlendirilmek değil. Dinlenmek, anlaşılmak.

Utanç ve savunmasızlık üzerine yürüttüğü araştırmaları Daring Greatly gibi altı New York Times birincisi kitaba ve tarihin en çok izlenen TED konuşmalarından birine dönüştüren Amerikalı sosyal çalışma profesörü Brené Brown, onlarca yılını verip şu hakikati ortaya koydu: İnsan bağlantıya değil, “empatiyle kurulmuş bağlantıya” ihtiyaç duyuyor. 

Dinlemek ile çözmek arasındaki farkı kavrayamayan erkek, iyi niyetle yola çıkıp eşinin kalbinde aşılmaz mesafeler oluşturuyor. Ve ne yazık ki empatiyi, “Senin yerinde olsam ne yapardım?” kısırlığına hapsettiği ve “Her ne hissediyorsan gerçektir.” diyemediği için, bunu çoğu zaman hiç fark etmeden yapıyor.

Nebevi Model 

Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olandır.” Bu cümle, içinde durulduğunda çok büyük bir şey söyler: En hayırlı. Ailesine karşı.

Bu kriterler, dışarıdaki başarıyı değil; tüm maskelerimizi çıkardığımız, artık performans sergilemiyorum dediğimiz yerdeki davranışımızı ölçer. Efendimizin hayatına baktığımızda bunun somut sahnelerini de görürüz. Hz. Aişe ile koşu yarışı yapar. Hz. Hatice’nin dizlerine yatar. Bütün eşlerini yumuşak dokunuşlarıyla onurlandırır. Daima onarıcı bir dil kullanır. Bu, soyut bir ideal değildir. Aksine, her akşam cümle kapısından girerken “seçilebilecek” somut bir modeldir. 

Bediüzzaman, fıtrat kavramını anlatırken “İnsan, yaratılış amacına uygun yaşadığında huzur bulur.” der. Erkeğin fıtratında güç vardır, evet. Ama o gücün en yüce kullanımı, zayıfı ezmek değil; kırılganı korumakla olur. Eşini korumakla. Onun iç ısıtan sesini duymakla. Görünmez emeğini görünür kılmakla… 

Evin İklimi

Sezai Karakoç, medeniyetin dirilişini aile ocağında başlatır: “Diriliş, evden başlar.” der. Haklıdır; kapıdan nasıl girildiği, o akşamın tonunu belirler. O gece haftayı etkiler. Hafta, ayı. Ay da yılı. Yıllarsa bir evliliğin tamamını! Karakoç’un hatırasına saygıyla ben de şunu ekliyorum: Evin dirilişi, erkeğin kapıdan girişiyle başlar. Her akşam kapıda iki seçenek vardır. Yorgunluğu içeri aktarmak ya da eşikte bırakıp içeriye sıcaklığı, aşkı, mutluluğu, huzuru taşımak. 

Bu, yorgunluğu inkâr etmek değildir; bu, yorgunluğun kim olduğunuzu belirlemesine izin vermemektir. 

Eşikte Ne Bırakıyoruz?

Japonya’da da eve girerken ayakkabı çıkarılır. Bu, bizdeki gibi bir temizlik kuralı değildir üstelik. Ya da sadece o değildir. Japon evlerinin girişinde küçük bir geçiş alanı bulunur: Genkan. Kültürel olarak genkan, iç ile dışın, özel ile kamusalın sınırı olarak kabul edilir. Dış dünyanın kirliliğini -hem fiziksel hem de sembolik olarak- kapıda bırakmak anlamına gelir. O alçak zeminli bölümde sadece ayakkabı değil; dışarının ağırlığı da bırakılır. İş, trafik, rekabet, yorgunluk… Bunlar eşikte kalır. İçeri bambaşka bir insan girer. 

Anadolu irfanında da eşiğin anlamı bundan pek farklı değildir. Hatta daha ileridir. Eşiğin kutsallığına dair köklü bir inanç vardır; “eşiğe basma” uyarısı, hâlâ pek çok evin duvarlarında yankılanır. Çünkü eşik; iki dünyanın birleştiği, “geçiş”in gerçekleştiği yerdir. Basılmaz, çünkü o nokta önemlidir. Geçiş, dikkat ister. 

Modern hayatlarımız işte bu geçişi sildi. Bugün kapı, birkaç tuşa basmaktan veya bir kart okutmaktan ibaret. Saadet hanelerimize girerken telefon elimizde, toplantı zihnimizde, trafikse kulaklarımızda. 

Eşik öldü ve onunla birlikte geçiş de öldü. Eve giriyoruz ama dışarıdan çıkmıyoruz. Eve varıyoruz ama orada olamıyoruz. 

Bu mimari bir kayıp değil. Ritüel bir kayıp. Ritüeller küçük görünür ama işlevleri büyüktür. Bir eylemi diğerinden ayırırlar. Beyne “şu bitti, şimdi bu başlıyor” sinyali verirler. Cümle kapısına varmak, tokmağı tutmak, ayakkabıyı çıkarmak, derin bir nefes almak, eşiği geçmek… Bunlar sembolik değil, nörolojik geçişlerdir. Kıymeti kendinden menkul, nevzuhur eşik ritüelleri icat etmek zorunda değiliz. Hatırlamamız yeterli. 

Bu yazıdan sonraki ilk dönüşünüzde, kapıda bir an durun. Nefes alın. Dışarıda ne bıraktığınıza karar verin, sonra evinize girin. İçeride biri var. Ve o biri, dışarıdaki sizi değil, eve gelen sizi bekliyor. 

Kerem’in Sorusu

Kerem, bir akşam acı bir soruyla geldi: “Geri dönseydi ne yapardım abi?” Düşündüm. Sonra dedim ki, o salı akşamı, Leyla “sana bir şey söyleyecektim” dediğinde telefonu bırakırdın. Gözlerinin içine içine bakardın. “Ne söyleyecektin?” diye sorardın. Ve gerçekten dinlerdin. 

Kerem bir süre sessiz kaldı. “Bu kadar mı?” dedi. “Bu kadar.” dedim. “Ama bu kadar, sandığından çok daha zor. Çünkü o an yorgunsun. Telefon elinde. Ve Leyla’nın söyleyeceği büyük ihtimalle küçük bir şey… O yüzden hımm demek senin için çok daha kolay. Ama bedeli çok ağır bir karar o.” 

Kerem gözlerini kıstı. “Bunu o an düşünmüyorsun ki abi!” dedi. 

“Hayır!” dedim. “Düşünmüyorsun. Ve işte mesele tam da orada.” 

Yarın Akşam 

Yazı bitti. Yarın eşiğin ötesine ne taşıyacağız? Bir cevap bulmak zorunda değiliz. Sorunun kendisiyle biraz baş başa kalmamız yeterli. 

Birileri hâlâ o salı akşamını yaşıyor. 

“Sana bir şey söyleyecektim.” cümlesi, birileri için hâlâ havada asılı duruyor. 

Siz ne yaparsınız bilmiyorum. Ama ben öğrencimden çok şey öğrendim; hatırı sayılır bir zamandır “hımm” demiyorum.


O “Hımm…” Beyinde Bir Şeyler Yapıyor!

Bir ilişkinin bitişini genellikle büyük bir kırılmayla hayal ederiz. Bir ihanet, bir kavga, bir son. Oysa aile ve çift terapisti Serpil Duran’a göre gerçek çok daha sessiz işliyor: Bir gün, bir eşin diğerine artık hiçbir şey anlatmak istemediğini fark etmesiyle. Bu “öğrenilmiş sessizliğin” nasıl başladığını, nörobilimin bunu nasıl açıkladığını ve geri dönüşün mümkün olup olmadığını konuştuk.

Danışanlarınız boşanma kararını genellikle nasıl anlatıyor?
Büyük bir kırılma anı beklersiniz. Bir ihanet, bir kavga, bir son. Ama pratikte çok az böyle vaka görüyorum. Çoğu zaman karşımda oturan kişi şunu söylüyor: “Bir gün fark ettim ki artık ona bir şey anlatmak istemiyorum.” Bu cümle benim için alarm zilidir. Çünkü o istek kaybolana kadar pek çok şey olmuş bitmiş demektir. 

Sizce anlatmak istememek ne zaman başlıyor?
Genellikle küçük bir vazgeçişle. Bir şey söylemeye çalışıyorsun, karşındaki seni “gerçekten” dinlemiyor. Bir kez olsa geçer. İki kez olsa yine geçer. Ama bu örüntü tekrarlandıkça beyin bir şeyi öğreniyor: Burası güvenli bir yer değil! Duygusal olarak açılmak burada karşılık bulmuyor. Ve insan, karşılık bulmayan yere açılmayı bırakıyor. Bu bilinçli bir karar değil. Öğrenilmiş bir sessizlik. 

Peki bunu nörobilim nasıl açıklıyor?
Bağlanma sistemi tehdit algıladığında beyin bağlantıyı kesmek için devreye giriyor. İlginç olan şu: Fiziksel acıyla duygusal acının beyinde aynı bölgeleri aktive ettiğini biliyoruz. Yani “hımm…” deyip geçilen bir an, karşı taraf için gerçek anlamda acı verici olabilir. Küçük görünür, ama birikmesi hâlinde kronik bir yaralanmaya dönüşür. 

Peki danışanlar bu süreci fark edemiyor mu?
Çoğu insan “duygusal ihmal” kavramını bilmiyor. Şiddet yok, ihanet yok, o zaman ne var? Anlaşamıyoruz, diyorlar. Ya da uzaklaştık. Bu kelimeler doğru ama çok yüzeyde kalıyor. Altında ne olduğunu görmek için bazen terapiye kadar yürümek gerekiyor. Ve maalesef o zaman da çok geç kalınmış olabiliyor. 

Bu süreç geri döndürülebilir mi?
Evet ama yalnızca iki koşulda. Birincisi, her iki tarafın da örüntüyü görmesi gerekiyor. Sadece biri görürse diğeri savunmaya geçiyor. İkincisi, değişim somut ve tutarlı olmalı. Artık dinleyeceğim demek yetmiyor. Bir kez gerçekten dinlemek de yetmiyor. Beynin yeni bir güven inşa etmesi için tekrar gerekiyor. Bu sabır isteyen, zahmetli bir süreç.
Ama imkânsız değil!

1 COMMENT

  1. Öyle içten, samimi, öylesine hayatla orgulenmis ve yaşanmış ki… Allah razı olsun. Yazarın hem kendine pay çıkarıp kendi hayatını kaliteli hale getirme çabası, hem de yürekte sizisini duya duya yazılmış cümleler… Evet, küçücük şeylerden yıkılıyor evler… Küçücük şeylerle kurtarilabilecegi gibi… Benzer boşanma hikayesi nicht yaşamış biri olarak çok dokundu. Dile getirilmesinden dolayı o kadar teşekkür ediyorum ki…
    Erkeklerin bu meseleyi doğru anlamalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne yazık ki gerçek sorunu ıskaladıkları için birbirlerini de yanlış yönlendirebiliyor ve çözüm için hâlâ vakit varken cozumsuzluge gidişi hizlandirabiliyorlar. Bu sayidaki metinler bendeki ümidi artırdı. Meseleyi doğru tespit eden erkek sayısı az değil elhamdülillah dedim.

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın