
Yıl 1983. Lise son sınıf, bölüm seçimi zamanı. Matematik mi, fen mi? Tıp okumak istediğim için fen bölümünü seçmem gerekiyordu. Ama matematiği seçtim, çünkü bu alanı çok seviyordum. Bir yıl sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ni kazandım. 1990’da tıp doktoru, 1997’de Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı oldum.
Peki matematik nerede kaldı? Cevabı yazıda gizli. Matematik ile tıp bir araya gelir hem de düşündüğünüzden çok daha doğal bir şekilde.
Farklı Alanlar Birbirini Tamamlar
Farklı bilim dalları birbirinden kopuk değil; aksine Allah’ın kâinatta kurduğu düzenin yansıması olarak doğrudan veya dolaylı bir ilişki içerisindedir. Örneğin fıkıh matematikle kesişir; miras hesapları, ölçü ve oran meseleleri bunun en somut örnekleridir. İyi bir doktor olabilmek içinse yalnızca klinik bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Bunun yanında belirli ölçüde matematik, fizik ve kimya bilgisine de ihtiyaç vardır. 2000’li yıllarda literatüre giren “T-Tip eğitim modeli” bu yaklaşımı güzel bir şekilde ifade ediyor. T harfinin dikey çizgisi bir alanda derinleşmeyi, yatay çizgisi ise farklı disiplinlerle temas kurmayı temsil ediyor. Özellikle tıp, ilahiyat, hukuk veya iletişim gibi “insana dokunan meslekler” yalnızca kendi dar sınırları içinde gelişmez. Bu alanlarda çalışan bir kişinin farklı disiplinlerle temas kurması, onları belirli ölçülerde tanıması ve anlaması gerekir. Çünkü insan hayatı tek boyutlu olmadığı için insana dokunan meslekler de tek bir alanda sınırlı kalamaz. Peki bu model bugün neden bu kadar önemli? Çünkü yapay zekâ ve otomasyon birçok mesleği dönüştürürken bazı alanlar var ki insan unsurunu merkezden çıkaramıyor. Tıp, ilahiyat, iletişim, eğitim ve hukuk bunların başında geliyor. Bu mesleklerde sadece teknik bilgi yetmez; insan hassasiyeti, empati ve etik değerler işin özünü oluşturur. Gelin bu beş alana, uzman isimlerin gözünden birlikte bakalım.
1. Tıp:
İnsan Robota Emanet Edilebilir mi?
Tıp, insan hayatına en doğrudan dokunan mesleklerin başında gelir. Hemşirelikten fizyoterapiye, eczacılıktan psikolojiye sağlık bilimlerinin tüm dallarında ortak bir payda vardır: İnsan, insanla iyileşir. En gelişmiş cihazlar bile acıyı anlayamaz, moral desteği sunamaz. Hasta ile doktor arasındaki o köprü güven ve sevgi üzerine inşa edilir. Bunu ise yalnızca bir insan yapabilir.
“Hastanın Gözlerine Bakabilmek Gerekir!”

Anadolu’nun küçük bir kasabasında büyüdü, bugün Avrupa’da hekim olarak çalışıyor. Prof. Dr. İlyas Akdemir için hekimlik sadece bir meslek değil; insana dokunmanın en doğrudan yolu.
Soru: Doktor olmaya nasıl karar verdiniz?
Cevap: Anadolu’nun küçük bir kasabasında büyüdüm. İmkânların sınırlı olduğu ama insan ilişkilerinin çok güçlü olduğu bir ortamda yetiştim. Çocukken memleketimize gelen doktorların insanlara nasıl umut verdiğini görürdüm. O anlarda doktorluğun sadece bir meslek değil, insan hayatına dokunan bir sorumluluk olduğunu fark ettim. Bu düşünce beni tıp okumaya yönlendirdi. Türkiye’de farklı üniversitelerde eğitim aldıktan sonra uzun yıllar birçok önemli hastanede çalıştım. Akademik çalışmalar, yoğun klinik eneyim ve yıllar içinde edindiğim birikimle profesörlük ünvanını aldım. Bugün ise Avrupa’da çalışıyorum ve mesleğimi uluslararası bir ortamda sürdürmeye devam ediyorum.
Soru: Tıp mesleğini “insana dokunan bir meslek” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ifade sizin için ne anlam taşıyor?
Cevap: Tıp, insanın en kırılgan anlarında yanında olduğunuz bir meslektir. Bir insan size sağlığını, hatta bazen hayatını emanet eder. Bu büyük bir sorumluluk. Bu nedenle iyi bir hekim yalnızca bilgili değil, aynı zamanda empati kurabilen biri olmalıdır. Hastanın sadece laboratuvar sonuçlarına değil, gözlerine bakabilmek gerekir. Çünkü çoğu zaman iyileşme sürecinin önemli bir kısmı güven ve iletişimle başlar. Bir hekimin görevi yalnızca tedavi etmek değildir; bazen bir cümleyle umut vermek, bazen bir aileyi sakinleştirmek, bazen de bir hastanın korkusunu anlamaktır.
Soru: Bir hekim olarak sizi en çok etkileyen anlar neler oluyor?
Cevap: En etkileyici anlar genellikle iyileşen bir hastanın gözlerindeki mutluluğu gördüğünüz anlardır. Bazen bir teşekkür bile insanı çok derinden etkiler. Çünkü o teşekkürün arkasında büyük bir mücadele vardır. Bir hastanın yeniden yürümeye başlaması, sağlığına kavuşması ya da ailesine kavuşması… Bunlar hekimlik mesleğinin en anlamlı anlarıdır.
Soru: Genç hekimlere ve hekim adaylarına ne tavsiye edersiniz?
Cevap: Öncelikle mesleklerini gerçekten sevmeleri gerekir. Tıp uzun ve zorlu bir yolculuktur. Sadece bilgiyle değil sabır, merhamet ve disiplinle yürünür. Ayrıca dünyayı takip etmelerini öneririm. Bilim sürekli gelişiyor. Uluslararası literatürü takip etmek, farklı ülkelerdeki sistemleri görmek ve yeni yöntemleri öğrenmek çok önemli. Ama en önemlisi şunu unutmamak: Önünüzdeki hasta bir vaka değil, bir insan.
2. İlahiyat:
Yapay Zekâ Ruhu Anlayabilir mi?
İnsanın inanç dünyasını ve varoluş sorularını ele alan ilahiyat, belki de en çok “insan işi” olan alandır. Bir din adamı yalnızca teolojik bilgiyle donanmış olmamalı; topluma rehberlik etmeli, manevi ihtiyaçlara cevap verebilmelidir. Yapay zekâ metinleri ve yorumları ezbere bilir. Ama yas tutan birine anlam sunamaz, varoluş krizindeki bir gence eşlik edemez. Bu ancak insanla mümkündür.
“İnsan Hayatı Boşluk Kabul Etmez!”

Yıllardır hem kürsüden hem ekrandan insanların sorularına cevap arıyor. Ahmet Kurucan için ilahiyat, rafta duran bir bilgi değil; hayatın tam ortasında karşılık bulan bir ilim.
Soru: İlahiyat ve fıkıh alanına yönelmenizde hangi düşünceler etkili oldu?
Cevap: İlahiyat ve özellikle fıkıh ilmi, insan hayatının pratik yönleriyle doğrudan ilişkilidir. İnsanlar günlük hayatlarında pek çok dinî ve ahlakî meseleyle karşılaşırlar ve bu konularda doğru bir rehbere ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç beni fıkıh alanına yönlendirdi.
Soru: Bir fıkıh hocası olarak “insana dokunmayı” nasıl anlıyorsunuz?
Cevap: İnsanların dinî, tıbbî, ekonomik veya sosyal meselelerine katkı sağlayabilmek, onların hayatını kolaylaştıracak bir söz söyleyebilmek insana dokunmanın en somut örneğidir. İnsan hayatın içinde çeşitli sorular ve ihtiyaçlarla karşılaşır. Bu sorulara doğru ve faydalı cevaplar verebilmek insana dokunmanın en anlamlı yollarından biridir. Çünkü insan hayatı boşluk kabul etmez. Sorularına cevap bulamayan insan o boşluğu farklı şekillerde doldurur. Bu nedenle ilahiyatçıların ve özellikle fıkıh alanında çalışanların görevi insanlara rehberlik etmektir.
Soru: Dijital çağda din âlimlerinin rolü nasıl değişiyor?
Cevap: Dijital çağ iletişim biçimlerimizi büyük ölçüde değiştirdi. İnsanlar artık bilgiye çok hızlı ulaşabiliyorlar; ancak bu bilginin doğru olup olmadığı her zaman net değil. Bu nedenle ilahiyatçıların sorumluluğu daha da arttı. Doğru bilgiyi güvenilir kaynaklara dayalı ve anlaşılır bir dille insanlara ulaştırmak gerekiyor.
Soru: Bu alana yönelmeyi düşünen gençlere ne tavsiye edersiniz?
Cevap: İlahiyat sadece teorik bir bilgi alanı değildir; insanın günlük hayatını, ahlakî kararlarını ve insanlar arasındaki ilişkileri etkileyen bir disiplindir. Gençler bu ilimlerin hayatın içinde nasıl bir anlam taşıdığını görebilirlerse bu alanlara olan ilgileri de artacaktır. Ayrıca meslek seçerken yalnızca maddî imkânları değil topluma nasıl katkı sağlayacaklarını da düşünmeleri önemlidir. İnsan hayatına dokunan meslekler büyük bir sorumluluk taşır; ama aynı zamanda büyük bir anlam da içerir. İnsan yaptığı işte başkalarına fayda sağlayabiliyorsa, bu çok kıymetli bir kazanımdır.
Algoritmalar mekanik doğruları sunabilir, fakat bir insanın ruhundaki derin boşluğu ve varoluşsal sancıyı kavrayamazlar. İlahiyat ve iletişim disiplinleri, tam da bu mesafe nedeniyle kuru bir veriden fazlasına; yani sarsılmaz bir insan sıcaklığına ve kalbi bir temas noktasına ihtiyaç duyar.
3. İletişim:
Empati Kodlanabilir mi?
İletişim, insanlar arasındaki bağların kurulmasında en temel kavramlardan biridir. Gazetecilikten dijital medyaya, halkla ilişkilerden reklamcılığa geniş bir yelpazede insan faktörü belirleyicidir. İletişim sadece bilgi aktarmak değil; karşıdakini anlamak, doğru dili bulmak ve gerçek bir bağ kurmaktır. Empati, dikkatli dinleme ve entelektüel zekâ iletişimde insan faktörünü vazgeçilmez kılar.
“Kolaylaştı Ama Yüzeyselleşti!”

Remzi Ketenci, medya ekosisteminin kaotik yapısı içinde mesleki ciddiyetini koruyan müstesna isimlerden biri. Son otuz yılda ekran yayıncılığının tüm dönüşüm evrelerine tanık olan Ketenci’ye göre, insanın hislerle yakaladığı frekans, yapay zekâda hiçbir zaman olmayacak.
Soru: İletişim alanını tercih etmenizdeki etkenler nelerdi?
Cevap: Merak ve sevgi. Daha çok insanla tanışmak, hemen her gün yeni şeyler öğrenmek ve onları aktarmak beni cezbetti. Bir de dönemin şartlarında çok fazla yanlış bilgi, yanıltıcı haberler dolaşırdı. Bunların doğrusunu bulup “Bakın olay öyle değil, böyle olmuş.” demeyi topluma karşı bir vazife gibi algıladım. Çok yorucu ve yıpratıcı bir meslek olmasına rağmen yıllardır bu gerekçelerle çalışıyorum.
Soru: Sizce yapay zekâ, insana bir iletişimci gibi dokunabilir mi?
Cevap: İnsanlar arasında görünmez, tarif edilmez bir duygu geçişi vardır; bunu tarif edemeyiz ama hissederiz, hissettiririz. Kaybolan çocuğuna kavuşan annenin duygularını deklanşörün ardındaki kişi hisseder ve hissettirir. Bu tılsımlı frekans, yapay zekâda hiçbir zaman olmayacak.
Soru: Sosyal medya ve dijital araçlar iletişimi kolaylaştırdı mı, yoksa yüzeyselleştirdi mi?
Cevap: En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Sosyal medya iletişimi hızlandırdı; ama zorlaştırdı da. Cebinizdeki telefonla dünyanın en ücra köşesinden bir haberi çok hızlı bir şekilde milyonlarca insanın görebileceği bir platformda duyurabiliyorsunuz. Ancak bu tür haberlerin çoğu zaman bir süzgeçten geçmesi gerekiyor. Bir sansürden bahsetmiyorum elbette. Teyit mekanizmaları, ahlakî kurallar ve dil hassasiyeti… Yani bir editöryal gözün görmesi gerekiyor. Pek çok insan artık birbirini anlamak için değil “Ben haklıyım.” demek için cevap veriyor. Kolaylaştı mı? Evet. Yüzeyselleşti mi? Kesinlikle!
Soru: Bu alana yönelmeyi düşünen gençlere tavsiyeleriniz neler?
Cevap: Teknolojinin sadece operatörü değil, tasarımcısı ve etik bekçisi olun. Asıl sermayeniz entelektüel birikiminizdir. Okuyun; romanları, felsefeyi, şiiri de hayatınıza katın. Çünkü insanı tanımadan, insanın ruhuna hitap eden bir içerik üretemezsiniz. Ve sahada olun. En iyi haber, birinin yüzündeki çizgilerde gizlidir.
4. Eğitim:
Robottan Rehber Olur mu?
Eğitim, bilginin aktarılmasından çok anlamın inşa edildiği bir süreçtir. İyi bir öğretmen öğrencisini tanır, potansiyelini görür, cesaretsiz olanı teşvik eder. Yapay zekâ bilgiyi sunabilir, test edebilir, kişiselleştirebilir. Ama rehberlik edemez. Çünkü rehberlik; sabır, sezgi ve insanı gerçekten anlamakla mümkündür.
“İnsan, Eğitimin Nesnesi Değil Öznesidir.”

Hazel Gökçe, Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile attığı akademik temellerini, eğitim bilimleri disipliniyle harmanlayarak çok katmanlı bir entelektüel derinliğe ulaştırdı. Çocuk medyası ve literatürü, özellikle de çocuklar için hazırlanan süreli yayınlar üzerine yürüttüğü derinlikli araştırmalarda, salt bir eğitimin ötesine geçerek ontolojik bir izleği takip ediyor: “Bir metin, bir çocuğun zihin evrenini ve anlam dünyasını hangi dinamiklerle inşa eder?
Soru: Eğitim bilimlerine yönelmenizdeki motivasyonlarınız nelerdi?
Cevap: Eğitimi, en saf ve yalın tanımıyla bir “insanlaşma serüveni” olarak tanımlıyorum. Bu disipline yönelmemdeki temel saik; bilginin mekanik bir zihinsel aktarımın ötesine geçerek, bireyin öğrenme pratikleri aracılığıyla kendi ontolojik inşasını nasıl gerçekleştirdiğini kavrama arzusudur. Benim için eğitim, verinin transferi değil, insanın kendi varlık zeminini kurma sürecidir.
Soru: Eğitimde “insan” unsurunun yeri ve önemi nedir?
Cevap: İnsanı eğitimin edilgen nesnesi olarak değil, bizzat kurucu öznesi olarak görüyorum. Eğitimi salt teknik bir bilgi transferine indirgemek, insanın multidisipliner ve çok katmanlı tabiatını yadsımak demektir. İnsan; affektif derinliği, sezgisel kavrayışı ve toplumsal varlığıyla bölünmez bir bütündür. Bu minvalde öğrenme, ancak diyalojik bir etkileşim ve karşılıklı bir sempati ikliminde gerçek manasına bürünür.
Özellikle diaspora çocukları bağlamında ana dili eğitimi, basit bir dil ediniminin çok ötesinde; bir aidiyet inşası ve varoluşsal bir haysiyet mücadelesidir. Dil, burada sadece bir iletişim aracı değil, bireyin kendi varlığını tarihsel ve kültürel bir zeminde konumlandırma çabasıdır.
Soru: Yapay zekâ bir öğretmenin yerini alabilir mi?
Cevap: Eğitimin yalnızca bir “malumat” aktarımı değil, bir “tekâmül” süreci olduğu kanaatindeyim. Yapay zekânın, bir öğrencinin bakışlarındaki hayal kırıklığını veya bir diaspora çocuğunun yaşadığı o derin aidiyet sızısını hissetmesi mümkün değildir. Bu noktada öğretmenlik; teknik bir pratisyenliğin çok ötesinde, pedagojik bir sanatkârlık ve ruhi bir rehberlik makamıdır.
Soru: Bu alana yönelmeyi düşünen gençlere tavsiyeleriniz neler?
Cevap: Bu disiplinin asli rüknü sabırdır; zira bizler, semeresini ancak on yıllar sonra devşirebileceğimiz bir istikbal inşasına talibiz. Genç meslektaşlarıma ve bu alanda kariyer hedefleyenlere; eğitimcilerin yalnızca teknik bilgi tevzi eden bir memur değil, insan ruhunu nakış nakış işleyen bir mana mimarı olduğunu hatırlatabilirim.
5. Hukuk:
Algoritma Hüküm Verebilir mi?
Hukuk, toplum düzenini sağlayan ve bireylerin haklarını koruyan en temel kurumlardan biridir. Bir hâkim yalnızca kanun maddelerine dayanarak karar vermez; toplumun normları, etik değerler ve insan psikolojisi de kararların şekillenmesinde belirleyicidir. Mağduriyeti anlamak, insani boyutu değerlendirmek yalnızca insan tarafından yapılabilir. Teknoloji bir yardımcı olabilir; adalet ise empati ve vicdanla sağlanır.
“Yapay Zekâ Sorumluluk Alamaz!”

Maastricht Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminin ardından University College London ve Stanford Üniversitelerinde hukuk yüksek lisansı yapan Burak Haylamaz, teknoloji hukuku, veri gizliliği ve yapay zekâ düzenlemeleri alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Haylamaz’a göre yapay zekâ hukuk mesleğini dönüştürüyor ama sorumluluk hâlâ insanda.
Soru: Hukuk alanını tercih etmenizdeki etkenler nelerdi?
Cevap: Hukuk alanını tercih etmemdeki etken, “adalet” ile “kanun” arasındaki farkı bizzat yaşamak oldu. Okuduğum üniversite ve lise kapatılmış, eğitim hayatım yarıda kalmıştı. Bu durum kanuni olsa da adil değildi. O süreç beni, kanunların adalet anlayışını zedeleyecek biçimde kullanılmasına karşı mücadele etmeye motive etti.
Soru: Hukuk insan unsurunun ihmal edilemeyeceği bir alan mı?
Cevap: Farkında olmadan, günlük hayatın içinde hukuk hep orada. Araba alırken ticaret hukuku, ehliyet alırken trafik hukuku, park cezasında idare hukuku devreye girer. Hatta sigorta şirketiniz, sürüş alışkanlıklarınıza göre poliçe hesaplaması yaptığında bilişim hukuku devreye girmiş olur. Hukuk yalnızca kişiler arasındaki uyuşmazlıkları çözmez; insanın eşya ve toplumla ilişkisini de düzenler. Bu yüzden farklı alanlarda uzmanlaşmış hukukçulara her zaman ihtiyaç olacak.
Soru: Yapay zekânın bir hukukçunun hayatına etkisi nelerdir?
Cevap: Yapay zekâ hukuk firmalarını dönüştürüyor; müvekkillere daha hızlı ve ekonomik hizmet sunmak mümkün hâle geliyor. Ancak riskler var. Yapay zekâ yazışmalarının avukat-müvekkil gizliliği kapsamına girip girmediği tartışılıyor. Daha çarpıcısı, yapay zekânın “halüsinasyon” sonucu gerçekte olmayan kararlar ve kanun maddeleri ürettiği, bunların mahkemelerde kullanıldığı görülüyor. Yapay zekâ güçlü bir araç; ama hukukçunun sorumluluğunun yerini alamaz.
Soru: Bu alana yönelmeyi düşünen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Cevap: Bilişim hukuku alanına yönelmek isteyenlere hem hukuki hem teknik açıdan kendilerini geliştirmelerini tavsiye ederim. Bu alan sürekli değişiyor; Wired, TechCrunch gibi teknoloji yayınlarını ve IAPP gibi hukuki platformları düzenli takip etmek şart. Üniversitelerin ve şirketlerin sunduğu ücretsiz teknik eğitimlerden de mutlaka yararlanın. Teknolojiyi gerçekten anlayan bir hukukçu, meslek hayatında fark oluşturur.
Kanun ve adalet, her ne kadar iç içe geçmiş kavramlar gibi görünse de her zaman aynı hakikat düzleminde buluşmazlar. Kanunlar genel ve statik metinlerken; adalet, hayatın içindeki dinamik ve vicdani terazidir. Bu sebeple hukuk pratiği, yalnızca teknik bir mevzuat bilgisinden ibaret görülemez; o, en derininde sarsılmaz bir sorumluluk bilinci, yüksek bir vicdani hassasiyet ve insan ruhunun labirentlerini kavrayabilen keskin bir sezgi gücü gerektirir.



















