Kapak Dosyası “Güzel” Öldü!

“Güzel” Öldü!

Her gün "like" ışığında kendimizi vitrine çıkarıyoruz, ama vitrinin içi giderek boşalıyor. Dışımızı süslerken içimizdeki hayreti kaybediyoruz.

117

¨Güzel” öldü! Onu camdan bir tabuta koydular. Kimileri uzaktan bir bakış atarak geçip gitti yanından. Kimileri fotoğrafını çekti, o pürüzsüz camın ardından. Bazıları biraz ağlaşıp döndü hayatına, bazılarıysa devam ediyor hâlâ ağıt yakmaya.

Bugün her birimiz pürüzsüz ve şeffaf camları olan tabutlar taşıyoruz ceplerimizde. Acıdan, yaşlanmaktan, kusurlardan ve zorluklardan kaçmak için steril bir vitrin inşa ettik kendimize. Her şeyi beğen (like) tuşlarının sahte ışığında sergileme hırsımızsa sessizce “güzel”in sonunu getirdi. Oysa güzel örtülmeyi severdi…

Pürüzsüz Ekranlar, Donmuş Ruhlar

Yaşamak, pürüzlere çarpmaktır. İnsan ruhu, fıtratı gereği pürüzlüdür; yaralanarak büyür, acıyla sarsılır, pişmanlıkla yontulur ve engellere çarpa çarpa kendi derinliğini bulur. Kintsugi ustalarının, kırılan seramiğin çatlağını gizlemek yerine altınla belirginleştirmesinde olduğu gibi, bazı güzellikler kusurun ortadan kaldırılmasıyla değil, o kusurun bir hikâyeye dönüşmesiyle ortaya çıkar. Ruhun güzelliği de pürüzsüzlüğünde değil, aldığı yaraları olgunlukla ve teslimiyetle taşıyabilmesindedir. Belki de çağımızın güzellik anlayışındaki en büyük yanılgı burada başlıyor: Biz yarayı iyileştirmek yerine izini yok etmeye çalışıyoruz. Oysa cebimizdeki ekranlar bize pürüzsüz bir dirençsizlik vadediyor. Parmaklarımızın altında kayıp giden o steril dünya, ruhun sarsılma yeteneğini elinden alıyor.

Byung-Chul Han, modern dünyanın bu pürüzsüzlük tutkusunu estetik bir cinayet olarak tanımlar. Çünkü pürüzün bittiği yerde sarsıntı, sarsıntının bittiği yerde ise hayret biter. Her şeyin sorunsuzca akıp gittiği, hiçbir şeyin ruhumuza takılmadığı, bizi durdurmadığı ve canımızı yakmadığı bu dijital panayırda ruh, incinerek ölmez; sarsılmayarak donar. Tıpkı dokunduğumuz o soğuk ekranlar gibi, hissizleşir ve bir nesneye dönüşür.

Fabrikasyon Yüzler

Ekranların pürüzsüzlüğü sokaklara, evlere ve insan yüzlerine taşıyor artık. Tüm evler, tüm hayatlar ve hatta tüm yüzler gittikçe aynılaşıyor. 

Siber zorbalık, “kusursuz değilsen güzel değilsin” dogmasını her gün ruhlara fısıldıyor. Sonuç ise ürpertici: Sokakları dolduran, birbirinin kopyası fabrikasyon yüzler. Güzellik, hırsla pürüzsüzleştirilmeye çalışılırken özgünlüğünü, yani ruhunu kaybediyor. 

Kur’an’da, “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.” buyrulurken (Tîn suresi, 95/4), insanları sürekli yetersiz hissettiren bu sistem, kusurları birer ayıp gibi podyuma çıkarıyor. 

Oysa eskiden güzel algısı, bir cerrahın neşterinden çıkan milimetrik ölçülerle sınırlı değildi. Elbette fiziksel bir estetik vardı; fakat bu tek başına bir kıstas sayılmazdı. Eskiler birinin güzelliğini onun edebiyle, zarafetiyle, vakarıyla ve hayata kattığı o derin anlamla ölçerdi. Çünkü bir yüzü “biricik” kılan şey onun kusursuz ölçüleri değil; taşıdığı hayattı. 

Bir alın çizgisi bazen yılların sabrını, bir tebessümdeki asimetri çocukluktan kalan bir neşeyi, çillenen bir el bütün bir ömrü taşır. Bunları sildiğimizde sadece kusuru değil, hikâyeyi sileriz.

Kopyalar Dünyası

Artık sadece yüzlerimiz değil, benliklerimiz de birbirine benzemeye başlıyor. Aynı mekânlarda aynı pozlar, aynı renkler, aynı gülüşler, aynı “özgünlük” iddiası. Çoğaldıkça biricikliğimizi kaybediyoruz. Jean Baudrillard’ın “kopyalar dünyasında” yaşıyoruz artık. Gerçeği kaybettik, sahte imajların peşinden koşuyoruz. 

İmam Gazzâlî ise yüzyıllar öncesinden bu körlüğü yüzümüze çarpıyor. Güzelliği “zahirî” ve “bâtıni” diye ikiye ayırıyor. Sadece göze hitap eden dış güzelliğin uçucu olduğunu; asıl hayranlık uyandıranın akıl, adalet, iffet ve edep gibi içsel güzellikler olduğunu söylüyor. 

Modern insan, kalbin içini göremediği için bütün enerjisini vitrini pürüzsüzleştirmeye harcıyor. Kendini kusursuz bir nesne olarak sergileme hırsı, insanı kendi özgün kimliğinden koparıp, sosyal medyanın kölesi hâline getiriyor. 

Vitrin parladıkça içerisi kararıyor. Çünkü bir insan kendisini sürekli bakılacak bir nesne olarak kurmaya başladığında, kendine içeriden bakma yeteneğini de yavaş yavaş kaybediyor. Ve hayret, tam da bu iç bakışın kaybolduğu yerde sönmeye başlıyor.



Şeffaflık bize özgürlük değil, çıplaklık ve korumasızlık getirdi. Oysa mahremiyet bir eksiklik değil, ruhu koruyan bir zırhtı.

Cemal Celal’de Gizli

Güzel, bizi yalnızca hoşnut etmez; bazen durdurur, bazen susturur, bazen de sarsar. Bir dağın karşısında ilk kez susan çocuk, annesinin yaşlanmış ellerine başka türlü bakan evlat, gece göğün altında telefonunu cebine koyup birkaç dakika hiçbir şey yapmadan duran insan… Hayret biraz da budur: Yolun başındaki bir acemilik değil, bilakis ruhun tırmanabileceği en zirve makamdır. 

Tasavvufi neşve bize şunu söyler: Sırf bilmediği için şaşıranlar “avam”dır; onların hayreti gelip geçicidir. Ariflerdeki (havas) hayret ise Allah’ın zatını, sıfatlarını ve esmasının tecellilerini hakkıyla idrak edememekten kaynaklanan bir “hayranlık” hâlidir. Zünnûn el-Mısrî, “Allah’ı en iyi tanıyan, O’nun hakkında en fazla hayret edendir.” derken tam da bu derinliğe işaret eder. 

Bediüzzaman Said Nursi’nin, tefekkürü gafleti izale eden bir unsur olarak tanımlaması da bundandır. Âyetü’l Kübrâ’daki seyyah gibi kâinatı gezip o muazzam düzeni, o asıl “güzel”i gören kalp, ruhunda uyanan o güçlü “haşyet” hissi ile kibrini sıfırlar. Hayret, insanı haddini bilmeye ve tevazuya erdiren güçlü bir motordur.

Oysa cam ekranların ardında gördüğümüz modern güzel, sadece hoşa giden ve bizi rahatsız etmeyen sığ bir tüketim nesnesidir. Sosyal medyada her gün beğen ikonlarıyla tükettiğimiz görseller, ne bir haşyet barındırır ne de insana haddini bildirir. Byung-Chul Han, güzeli o sarsıcı “yüceliğin” karşısına koymak gerektiğini söylerken, farkında olmadan Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin o muazzam eşiğine yaklaşır: Hakk’a vâsıl olan hayret eder. Ve o hakiki hayret, Cemal tecellileri ile Celal tecellilerinin çarpıştığı noktada doğar. 

Güzeli cam tabuta koyan modern insan, “pürüzsüzlük” peşinde koşarken, aslında Celal’den, yani ruhu diriltecek olan o sarsıcı çileden kaçıyor. Sadece konforlu, steril ve risksiz bir hayat istiyor. Ancak bilmiyor ki, bu kaçışla Celal örtüsünün altına saklanan Cemal’i ıskalıyor.

Parçalanan Mana

Dünyayı bir bütün olarak görme yeteneğimizi kaybediyor, her şeyi hızlıca tüketilip atılacak birer yığın hâline getiriyoruz. 

Bediüzzaman hazretleri, afaki tefekkürü sahili olmayan dipsiz denize benzetirken, “İçine dalma, boğulursun.” diye ikaz eder. Byung-Chul Han’ın “yığın” olarak tanımladığı o sığlık, üstadın nazarıyla “kesret”tir. Kesret ise insanın fikrini dağıtır; onu, vahdete ulaşmaktan alıkoyar. Modern insan, bakışın yönünü kaybetmiştir. Üstat, bu karmaşadan çıkış için net bir harita çizer: Afaki tefekkürde detaylara boğulmadan, geniş ve bütüncül bakarak kâinatın mührünü okumak; nefsî tefekkürde ise tam aksine, en ince ayrıntıya kadar inerek ruhunun ve acziyetinin anatomisini çıkarmak. 

İçini hiç kurcalamayan bugünün insanı, dıştakinin kesretinde boğuluyor. Oysa dıştaki muazzam bütüne hayretle bakıp, içteki ufacık detayda kendi hiçliğini fark eden ruh, parçalanan manayı yeniden inşa edecek olan ruhtur. Zira mananın inşası parçaların tek başınalığında değil, onların birbiriyle olan sarsılmaz bağında gizlidir.


Ekranı kaydırdıkça bir katliam haberiyle bir yemek tarifi yan yana düşüyor, zihin bu paramparça akışta anlam kuramıyor. Hız bizi yutarken, durup ince şeyleri anlamaya kimsenin vakti kalmıyor.

Kesretten Vahdete

Gerçek, organik bir bütündür. Bir bedendeki kalp o bütünün içindeki ortak mana sayesinde yaşar; onu gövdeden ayırdığınızda geriye sadece bir et parçası kalır. İşte vahdetteki ruh, parçaları birbirine kenetleyen ve onlardan güzellik devşiren yegâne şeydir. Oysa ekranı her kaydırdığımızda önümüze düşen tam bir kesret dünyasıdır. Önce bir katliam haberi, hemen altında bir yemek tarifi ve ardından bir selfie… Ekranı durmaksızın yukarı doğru kaydırırken, zihin bu paramparça akışta asla bir anlam inşa edemez. Aşkı Tinder kataloglarında birer veri parçası olarak tüketir, kendi yüzümüzü selfie’lerle parçalarız. Tıpkı bir senfoninin notalarını eserin bütününden koparıp rastgele çalmak gibidir bu; elimizde aynı sesler vardır ama ortada artık bir müzik yoktur, sadece sağır edici bir gürültü yığını kalmıştır. Parçaları bir arada tutan o ilahi mana bozulduğu için de güzellik bizi terk eder.

Zırhsız Ruhlar

Güzelliği öldüren yalnızca kusursuzluk tutkusu değildi; onu sürekli görünür kılma arzumuz da aynı cinayetin ortağıydı. 

Güzelin örtülmeyi sevdiği hakikatini unuttuğumuz gün, ekranların bizi fırlattığı yer mutlak bir teşhir ve gözetleme kulesi oldu. “Şeffaflık Cehennemi” olarak adlandırılan bu yeni dünyada, artık gizeme, mahremiyete ve örtülü olan hiçbir şeye yer yok. Her şeyin amansızca ortada olduğu, her duygunun, her anın, her bedenin pürüzsüz bir camın ardında sergilendiği bir dünya bu. Ancak bu şeffaflık bize özgürlük değil, mutlak bir çıplaklık ve korumasızlık getirdi. Çünkü örtü, insanı koruyan bir zırhtır. O örtünün en güzeli de A’râf suresinde işaret edilen “takva elbisesi”dir.

Sosyal medyada sadece fotoğraflarımızı, düşüncelerimizi paylaşmıyoruz; ruhumuzu koruyan o ince örtüyü de yırtıyoruz. O yırtıldığındaysa, hepimiz tüketilebilir bir veriye dönüşüyoruz. Ancak burada madalyonun iki yüzü var ve her ikisi de tehlikeli birer tuzağa çıkıyor.

İlk yüzünde kendimizi o dijital vitrinlerde çırılçıplak bırakışımız duruyor. Parmaklarımızın ucundaki o sahte parıltıya, beğen butonunun ayartıcı ışığına aldanıp mahremiyetimizin o koruyucu zırhını kendi ellerimizle yırtıyoruz. Hayranlıkla, gıpta ile belki hasetle ya da çiğ bir merak ile üzerimize dikilen milyonlarca nazarın karşısına gönüllü olarak çıkıyoruz. Bunu yaparken belki de dışımızı süsleyerek, içimizdeki o büyük boşluğu gizlemeye çalışıyoruz.


İçimizdeki Gölge

Madalyonun diğer yüzü, kendi içimize dönüp bakmamızı gerektiren daha hassas bir eşik. O pürüzsüz camların ardında sadece incinen bir kurban olma ihtimalimiz yok, her birimiz farkında olmadan incitenlerin safına geçme potansiyeli de taşıyoruz. 

Bir müminin gıybetini yapmayı “ölü kardeşinin etini yemek” kadar ürpertici bulan inançlı bir insan bile o pürüzsüz ekranın mesafeli soğukluğuna kapıldığında bazen bu hataya düşebiliyor. 

Settâr olan Allah’a iman edenler olarak durup kendimize sormalıyız: Bir Müslümanın kusurunu örtenin, Allah katında kendi kusurlarının da örtüleceği müjdesini almışken, nasıl oluyor da kendimizi başkalarının eksikliklerini deşerken bulabiliyoruz?

Bu soru aslında başka bir soruya götürüyor bizi: Neden yırtılan bu örtü, bizi böyle çaresiz bıraktı? Neden çıplak kalan ruh, hem yıkıcı hem yıkılan tarafta olabiliyor? 

Çünkü gözden kaçırdığımiz bir şey var: Bağlanma ihtiyacı! Örtü sadece korumaz, bağlar da. Kişinin mahremiyetini, kimliğini, ruhunu bir bütün olarak tutar. Peki, dağılan tüm bu parçaları yeniden nasıl bir araya getireceğiz? 

Bağlayıcı Olanı Kurtarmak

Han, Güzeli Kurtarmak kitabını bitirirken önümüze hayati bir mukavemet haritası koyar: “Güzeli kurtarmak, bağlayıcı olanı kurtarmaktır.” Modern dünya, parmaklarımızın ucundaki o pürüzsüz ekranlarla bizi aldatıyor. Ekranı her kaydırışımızda önümüze düşen insanlarla, acılarla ya da manzaralarla sadece anlık bir temas kuruyoruz; fakat asla derin bir bağ kuramıyoruz. 

Oysa bağ kurmak; zaman, emek, sadakat ve en önemlisi sorumluluk ister. Temasın hızında tüketilen her şey bizi sığlığa mahkûm ederken, ancak kalbî bir bağla bağlandığımız şeyler ruhumuzda bir güzellik filizlendirebilir.

Hakiki Bağın Bizcesi

Pürüzsüzlük bizi yaramızdan, kopya biricikliğimizden, kesret bütünden, teşhir mahremiyetten, hız ise birbirimizden kopardı. “Güzel” öldü diye ağıt yakarken belki de aslında onun bizi birbirimize ve hakikate bağlayan iplerinin tek tek kopuşuna şahit olduk.

Peki, “bağlayıcı olanın” bizdeki karşılığı nedir? İnsana, kâinata ve Rabb’imize karşı kalbî mesuliyetlerimizi yeniden kuşanmaktır. Kâinat kitabını pürüzsüz ekranlardan değil, doğrudan gözlerimizle; gayretle, hayretle ve tefekkürle seyretmektir. Bir insanı vitrindeki görüntüsüyle değil, hikâyesiyle sevmektir. Bir kusuru hemen teşhir etmek yerine örtmeyi, bir anı paylaşmadan önce yaşamayı, bir manzarayı fotoğraflamadan önce seyretmeyi yeniden öğrenmektir. 

İşte o zaman insan sahte ekran ışıklarının boyasından sıyrılır. Ruhu asıl güzelliğe erdirecek olan sıbgatullah ile yani Allah’ın o sarsılmaz ve kalıcı boyasıyla boyanmaya başlar. Çünkü hakiki bağ, bizi fıtratımıza ve yaratıcımıza bağlayan iptir.

Allah Güzeldir, Güzeli Sever

Şimdi yazının başındaki cam tabuta geri dönelim. Belki de “güzel” gerçekten ölmedi. Belki sadece vitrinlerin çiğ ışıkları altında pürüzsüz bir taklidin içinde nefessiz kaldı. Onu kurtarmak, daha çok göstermekle değil; yeniden bir manaya bağlamakla mümkün.  Bazen kalbin mahremine, bazen bir insanın hikâyesine, bazen bir yaranın izine, bazen de örtünün o koruyucu sessizliğine… Çünkü ancak örtülü olan, merakı ve tefekkürü diri tutar. 

Ve şimdi, yanımızda taşıdığımız o cam tabutlara her baktığımızda aynı soruyu tekrar tekrar sormamız gerekiyor: 

Güzeli mi arıyoruz, yoksa onun pürüzsüz bir taklidini mi?

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın