“Güzel” öldü!

Her gün "like" ışığında kendimizi vitrine çıkarıyoruz, ama vitrinin içi giderek boşalıyor. Dışımızı süslerken içimizdeki hayreti kaybediyoruz.

5

¨Güzel” öldü! Onu camdan bir tabuta koydular. Kimileri uzaktan bir bakış atarak geçip gitti yanından. Kimileri fotoğrafını çekti, o pürüzsüz camın ardından. Bazıları biraz ağlaşıp döndü hayatına, bazılarıysa devam ediyor hâlâ ağıt yakmaya.

Bugün her birimiz pürüzsüz ve şeffaf camları olan tabutlar taşıyoruz ceplerimizde. Acıdan, yaşlanmaktan, kusurlardan ve zorluklardan kaçmak için steril bir vitrin inşa ettik kendimize. Her şeyi beğen (like) tuşlarının sahte ışığında sergileme hırsımızsa sessizce “güzel”in sonunu getirdi. Oysa güzel örtülmeyi severdi…

Pürüzsüz Ekranlar, Donmuş Ruhlar

Yaşamak, pürüzlere çarpmaktır. İnsan ruhu, fıtratı gereği pürüzlüdür; yaralanarak büyür, acıyla sarsılır, pişmanlıkla yontulur ve engellere çarpa çarpa kendi derinliğini bulur. Kintsugi ustalarının, kırılan seramiğin çatlağını gizlemek yerine altınla belirginleştirmesinde olduğu gibi, bazı güzellikler kusurun ortadan kaldırılmasıyla değil, o kusurun bir hikâyeye dönüşmesiyle ortaya çıkar. Ruhun güzelliği de pürüzsüzlüğünde değil, aldığı yaraları olgunlukla ve teslimiyetle taşıyabilmesindedir. Belki de çağımızın güzellik anlayışındaki en büyük yanılgı burada başlıyor: Biz yarayı iyileştirmek yerine izini yok etmeye çalışıyoruz. Oysa cebimizdeki ekranlar bize pürüzsüz bir dirençsizlik vadediyor. Parmaklarımızın altında kayıp giden o steril dünya, ruhun sarsılma yeteneğini elinden alıyor.

Byung-Chul Han, modern dünyanın bu pürüzsüzlük tutkusunu estetik bir cinayet olarak tanımlar. Çünkü pürüzün bittiği yerde sarsıntı, sarsıntının bittiği yerde ise hayret biter. Her şeyin sorunsuzca akıp gittiği, hiçbir şeyin ruhumuza takılmadığı, bizi durdurmadığı ve canımızı yakmadığı bu dijital panayırda ruh, incinerek ölmez; sarsılmayarak donar. Tıpkı dokunduğumuz o soğuk ekranlar gibi, hissizleşir ve bir nesneye dönüşür.

Fabrikasyon Yüzler

Ekranların pürüzsüzlüğü sokaklara, evlere ve insan yüzlerine taşıyor artık. Tüm evler, tüm hayatlar ve hatta tüm yüzler gittikçe aynılaşıyor. 

Siber zorbalık, “kusursuz değilsen güzel değilsin” dogmasını her gün ruhlara fısıldıyor. Sonuç ise ürpertici: Sokakları dolduran, birbirinin kopyası fabrikasyon yüzler. Güzellik, hırsla pürüzsüzleştirilmeye çalışılırken özgünlüğünü, yani ruhunu kaybediyor. 

Kur’an’da, “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık.” buyrulurken (Tîn suresi, 95/4), insanları sürekli yetersiz hissettiren bu sistem, kusurları birer ayıp gibi podyuma çıkarıyor. 

Oysa eskiden güzel algısı, bir cerrahın neşterinden çıkan milimetrik ölçülerle sınırlı değildi. Elbette fiziksel bir estetik vardı; fakat bu . . .



Şeffaflık bize özgürlük değil, çıplaklık ve korumasızlık getirdi. Oysa mahremiyet bir eksiklik değil, ruhu koruyan bir zırhtı.

Cemal Celal’de Gizli

Güzel, bizi yalnızca hoşnut etmez; bazen durdurur, bazen susturur, bazen de sarsar. Bir dağın karşısında ilk kez susan çocuk, annesinin yaşlanmış ellerine başka türlü bakan evlat, gece göğün altında telefonunu cebine koyup birkaç dakika hiçbir şey yapmadan duran insan… Hayret biraz da budur: Yolun başındaki bir acemilik değil, bilakis ruhun tırmanabileceği en zirve makamdır. 

Tasavvufi neşve bize şunu söyler: Sırf bilmediği için şaşıranlar “avam”dır; onların hayreti gelip geçicidir. Ariflerdeki (havas) hayret ise Allah’ın zatını, sıfatlarını ve esmasının tecellilerini hakkıyla idrak edememekten kaynaklanan bir “hayranlık” hâlidir. Zünnûn el-Mısrî, “Allah’ı en iyi tanıyan, O’nun hakkında en fazla hayret edendir.” derken tam da bu derinliğe işaret eder. 

Bediüzzaman Said Nursi’nin, tefekkürü gafleti izale eden bir unsur olarak tanımlaması da bundandır. Âyetü’l Kübrâ’daki seyyah gibi kâinatı gezip o muazzam düzeni, o asıl “güzel”i gören kalp, ruhunda uyanan o güçlü “haşyet” hissi ile kibrini sıfırlar. Hayret, insanı haddini bilmeye ve tevazuya erdiren güçlü bir motordur.

Oysa cam ekranların ardında gördüğümüz modern güzel, sadece . . .


Ekranı kaydırdıkça bir katliam haberiyle bir yemek tarifi yan yana düşüyor, zihin bu paramparça akışta anlam kuramıyor. Hız bizi yutarken, durup ince şeyleri anlamaya kimsenin vakti kalmıyor.


İçimizdeki Gölge

Madalyonun diğer yüzü, kendi içimize dönüp bakmamızı gerektiren daha hassas bir eşik. O pürüzsüz camların ardında sadece incinen bir kurban olma ihtimalimiz yok, her birimiz farkında olmadan incitenlerin safına geçme potansiyeli de taşıyoruz. 

Bir müminin gıybetini yapmayı “ölü kardeşinin etini yemek” kadar ürpertici bulan inançlı bir insan bile o pürüzsüz ekranın mesafeli soğukluğuna kapıldığında bazen bu hataya düşebiliyor. 

Settâr olan Allah’a iman edenler olarak durup kendimize sormalıyız: Bir Müslümanın kusurunu örtenin, Allah katında kendi kusurlarının da örtüleceği müjdesini almışken, nasıl oluyor da kendimizi başkalarının eksikliklerini deşerken bulabiliyoruz?

Bu soru aslında başka bir soruya götürüyor bizi: Neden yırtılan bu örtü, bizi böyle çaresiz bıraktı? Neden çıplak kalan ruh, hem yıkıcı hem yıkılan tarafta olabiliyor? 

Çünkü gözden kaçırdığımiz bir şey var: Bağlanma ihtiyacı! Örtü sadece korumaz, bağlar da. Kişinin mahremiyetini, kimliğini, ruhunu bir bütün olarak tutar. Peki, dağılan tüm bu parçaları yeniden nasıl bir araya getireceğiz? 

Bağlayıcı Olanı Kurtarmak

Han, Güzeli Kurtarmak kitabını bitirirken önümüze hayati bir mukavemet haritası koyar: “Güzeli kurtarmak, bağlayıcı olanı kurtarmaktır.” Modern dünya, parmaklarımızın ucundaki o pürüzsüz ekranlarla bizi aldatıyor. Ekranı her kaydırışımızda önümüze düşen insanlarla, acılarla ya da manzaralarla sadece anlık bir temas kuruyoruz; fakat asla derin bir bağ kuramıyoruz. 

Oysa bağ kurmak; zaman, emek, sadakat ve en önemlisi sorumluluk ister. Temasın hızında tüketilen her şey bizi sığlığa mahkûm ederken, ancak kalbî bir bağla bağlandığımız şeyler ruhumuzda bir güzellik filizlendirebilir.

Hakiki Bağın Bizcesi

Pürüzsüzlük bizi yaramızdan, kopya biricikliğimizden, kesret bütünden, teşhir mahremiyetten, hız ise birbirimizden kopardı. “Güzel” öldü diye ağıt yakarken belki de aslında onun bizi birbirimize ve hakikate bağlayan iplerinin tek tek kopuşuna şahit olduk.

Peki, “bağlayıcı olanın” bizdeki karşılığı nedir? İnsana, kâinata ve Rabb’imize karşı kalbî mesuliyetlerimizi yeniden kuşanmaktır. Kâinat kitabını pürüzsüz ekranlardan değil, doğrudan gözlerimizle; gayretle, hayretle ve tefekkürle seyretmektir. Bir insanı vitrindeki görüntüsüyle değil, hikâyesiyle sevmektir. Bir kusuru hemen teşhir etmek yerine örtmeyi, bir anı paylaşmadan önce yaşamayı, bir manzarayı fotoğraflamadan önce seyretmeyi yeniden öğrenmektir. 

İşte o zaman insan . . .

Önceki İçerikSır Sayımı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın