
Ruhlarımızın yerine yazılımları koyduk. Algoritmalardan bir devlet kurduk, adı Mutluluk.
Sınırlarını, oyuncak gibi gülümseyen kadınların bembeyaz dişleri çevreliyor. Anayasası tek cümle: “Daima gülümse!” Bayrağının kumaşı naylon, rengi mecburiyet. Üzerinde sarı, yuvarlak bir gülücük. Millî marşı, koro hâlinde atılan kahkaha. Her kıtada aynı nakarat: “Beğenmeyi unutma!”
Resmî dili Mükemmelce. Olumsuz kelimeler sansürlü; “üzgünüm” yasak, “şahaneyim” zorunlu, “keşke” sınır dışı. Başkenti camdan bir AVM. İnsanlar kredi kartları gibi sessiz; limitleri kadar yaşıyor.
Herkesin profili kayıt altında. Mezarlıklar çevrim dışı. Ölüm, düşük etkileşimli bir gönderi; kimse ölmek istemiyor. Mutluluk, takipçi avcılarının elinde ışıltılı bir hediye kutusuna dönüşüyor. Kişisel gelişim kitapları plastik mürşitlere, köpükten yaşam koçlarıysa modern muskacılara evriliyor. “Durma görün” endüstrisi, dünyayı herkesin aynı tebessümü giymek zorunda olduğu bir sirke çeviriyor.
Sosyal medya, bu sirkin sahnesi. İnsanlar mutluluk basamaklarını “scroll” yapa yapa tırmanıyor. Yanaklardaki gamzeler, aynı fabrikanın ürünü. Gözyaşına yer yok. Selfie, zorunlu dijital kahkaha. Başkalarının sahte dışını kendi içimizle kıyaslamaktan vakit kalmıyor ağlamaya.
Bu yalancı ışık, evleri de kuşatıyor. Masada kahve, yanında gülümseme. Mutlu çift imgesi afiş afiş satılıyor. Evlilik, sahici bir bağ olmaktan çıkıp Instagram tiyatrosuna dönüşüyor. Tatmini ekranda arayan ilişkilerin kanı ağır ağır çekiliyor.
Ve elbette çocuklar… Onlar da nasipsiz kalmıyor. Anneleri, kulaklarına sürekli “acı yok” diye fısıldıyor. Parkları, oyuncakları, tebessümleri, kırgınlıkları steril. Dikenini saklayan güllerin gül olamayacağını öğrenemeden büyüyorlar. İlk dalgada yıkılan kumdan kaleler gibi devriliyorlar.
Acı da var vitrinlerde: bombalar, açlık, göç… Ekranlardan akan keder, on saniyelik “story”lere indirgeniyor. Vicdanlar, “paylaş” tuşuyla rahatlıyor. Herkes kendi gölgesini başkasının güneşiyle ölçtükçe, mutsuzluk pahalı bir yalnızlık biletine dönüşüyor: Gidiş var, dönüş yok. Üstelik her tren kendi içimizden geçiyor!
Ne yapıp etmeli; dayatılan sahte mutluluklar yerine gerçek hüzünlere yelken açmalı! Yoksa bütün insanlar, kalabalık yalnızlıklarının selfiesinde, yapay bir gülümsemeyle donup kalacak!

















