
Genç kadın mutfağa doğru başını çevirdiğinde önceki akşamdan kalan bulaşıklarla göz göze geldi; içinde hafif bir sızlama hissetti. Sepetteki çamaşırlarsa köşede öylece katlanmayı bekliyordu. Acaba akşama ne yemek yapmalıydı. Birden çocukların bağrış çağırışıyla irkildi. Kim bilir yine neden tartışıyorlardı. Sonra eşi seslendi: “Hadi çocuklar, geç kalıyoruz!” Tüm aile telaşla dışarı çıktı. Çocuklar okula, anne ve baba işe.
Kadın yolda giderken Instagram’a şöyle bir göz gezdirdi, üç çocuklu genç ve fit bir anne, sabah sporunu yapmış, kendine sağlıklı bir smoothie hazırlıyordu. Evi tertemizdi, katlanacak çamaşırlar ortalıkta gözükmüyordu, akşam yemekte ne yapsam derdi de pek yok gibiydi. Bir fotoğraf daha; romantik çift bu hafta da başka bir ülkedeydi. Güzel yemekler yiyor, çeşit çeşit kıyafetlerle harika pozlar veriyorlardı. Ekranı kapattığında içini derin bir huzursuzluk kapladı; “Ben neden yapamıyorum?”
İçinde bulunduğumuz çağda, dört bir yanımız sosyal medyanın bize dayattığı “mükemmel ve her şeyi aynı anda yapabilen insan” görüntüleriyle çevrili. Peki ya gerçekler? Bir kadın gerçekten hem üç çocuk annesi hem sıfır bedene sahip hem her gün spor yapan hem ev işlerine yeten hem de günde sekiz saat çalışıp kariyer yapan biri olabilir mi? Ya da bir erkek, “çalışmadan” son model arabalara binip, lüks evlerde yaşayabilir, aynı zamanda mükemmel bir eş ve baba olabilir mi? Ve daha da önemlisi; bir insan bu ütopik hayatı yaşarken sürekli “mutlu” olabilir mi? Yoksa tüm bunlar “mutluluk endüstrisi”nin bize dayattığı hayâllerden ibaret mi?
Pozitif Psikolojinin Çıkmazları
90’lı yılarda Prof. Dr. Martin Seligman tarafından öne sürülen “pozitif psikoloji”, klasik psikolojinin odaklandığı “hastalık, bozukluk ve eksiklik” yaklaşımının aksine, insanların güçlü yönlerini, mutluluğu ve anlamlı yaşamı ön plana çıkarıyor. Ona göre mutluluk; olumlu duygular, kendini akışa kaptırma, iyi ilişkiler, anlam ve başarı gibi unsurların bütünleştiği bir yaşamla mümkün. Seligman, aynı zamanda mutluluğun büyük oranda insan zihninde bittiğini öne sürüyor. İlk bakışta kulağa hoş gelen bu yaklaşım, aslında sorunları “kişinin yetersizliğine bağlama” tehlikesi taşıyor. Yani, insanlara “mutlu olmak senin elinde, mutlu olamıyorsan da bu senin yetersizliğin” diyor özetle.
Oysa insan yaratılış itibarıyla aciz, aczini bildiği ölçüde güçlüdür. Çünkü aczini bilmek yükünü gemiye bırakmak ve güvenle yolculuk yapmaktır bir bakıma. Oysa pozitif psikoloji, “hem yükü sırtında taşıyabilir hem gemiye yön verebilir hem de huzur içinde yolculuk yapabilirsin. Yapamıyorsan da bu senin beceriksizliğin.” diyor.
Seligman’ın düşüncelerine eleştirel bir bakış sunan Edgar Cabanas ve Eva Illouz, Mutlu Yurttaş İmalatı isimli kitaplarında dikkat çekici bir tespitte bulunuyor; “Mutluluk; net bir sonu olmayan, mecburi ama hareketli bir hedef olarak belirlendiği için endişeli bir şekilde kendi benliğine odaklanan, sürekli olarak psikolojik kusurlarını düzeltmekle meşgul olan ve kişisel dönüşüm ve gelişimi hakkında durmadan kaygı duyan yeni bir tür “mutluluk düşkünü” veya “mutluluk hastası” üretir.” Yani mutluluğu zorunlu ve ulaşılamaz bir hedef hâline getiren modern insan, en sonunda bir “mutluluk hastası”na dönüşüyor.
Pazarın ve iktidarın “mutlu yurttaş” üretme stratejisi, üzerimizde sürekli mutluluk baskısı oluşturuyor. Oysa insan, geçmişin yükü ve geleceğin kaygısıyla yaşayan bir varlık; asıl huzur ise alınıp satılamayan anlarda saklı.
Mutluluk satın alınabilir mi?
Mutluluk arayışı, pazarlanabilir, satın alınabilir bir ürün hâline geliyor. App’ler, koçluk hizmetleri, sosyal medyada buna yönelik üretilmiş yüzlerce içerik hep aynı amaca hizmet ediyor: Bizi acıdan, üzüntüden azade, salt bir mutluluğa ulaştırmak. Son dönemde birçoğumuzun aşina olduğu “mindfulness” kavramı da burada karşımıza çıkıyor. Özetle anın farkında olmayı ifade eden mindfulness; Mutlu Yurttaş İmalatı kitabında yer alan bir bilgiye göre; kendi başına yılda bir milyar dolardan fazla kazanç sağlayan küresel bir endüstri hâline gelmiş durumda.
Yine kitaba göre; mindfulness, insanlar kendilerine inanırlarsa, sabırlı olurlarsa, yargılayıcı olmayı bırakırlarsa ve “boş vermeyi” öğrenirlerse, hayatta işlerin yoluna gireceğine inanmaya teşvik ediyor. Bu bağlamda mindfulness eğitimi, insanlara içsel ve otantik manzaraya odaklanmayı, şimdiki anı ve otantik duyguları kucaklamayı, hayattaki küçük şeylerin tadını çıkarmayı, ilgi alanlarına öncelik vermeyi ve çevre koşullarına bakmaksızın olumlu, endişesiz ve dayanıklı tutumlar sergilemeyi öğretiyor.
Bu yaklaşım doğru değerlendirildiğinde kişiye elbette fayda sağlayabilir. Ancak Cabanas ve Illouz burada bir tehlikeye dikkat çekiyor. Tüm bu yaklaşım bir süre sonra bireyin üzerindeki “mutlu olma” baskısını artırıyor. İktidarın ve pazarın çıkarlarını ve kontrol stratejilerini sürdürmesinde kullanılan bir araca dönüşerek “mutlu yurttaş imalatı”nın bir parçası hâline geliyor. Üstelik bu zoraki mutluluk kişiye çoğu zaman huzur da getirmiyor. Çünkü insan, diğer canlılar gibi geçmiş ve gelecek kaygısı taşımadan yaşayabilen bir varlık değil. Örneğin bir hayvan ne geçmişin elemlerini düşünüyor ne de gelecek endişesi taşıyor. Yalnızca ana odaklanarak yaşıyor. Fakat insan hem geçmişin hem de geleceğin sorumluluğunu üzerinde taşıyor. Bu nedenle sürekli mutluluk peşinde koşmak, tam tersi bir etki yaparak beraberinde mutsuzluk getiriyor.
İçten Gelen Yıkım
Güney Kore’de doğup ilk gençlik yıllarından itibaren Almanya’da yaşayan çağdaş filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında; geçmişin “disiplin toplumunu” ve günümüzün “performans toplumunu” ayırıyor. Disiplin toplumunda insanlar dışarıdan gelen kurallarla kontrol ediliyor; neyin doğru neyin yanlış olduğu belli. Tıpkı bir virüs gibi, düşman hep dışarıda. Bugünün performans toplumunda ise kurallar dışarıdan değil, içeriden geliyor: İnsan kendini sürekli daha çok çalışmaya, üretmeye ve başarılı olmaya zorluyor. Bu yüzden artık düşman başkası değil, insanın kendi içindeki yetersizlik hissi.
Han, bir diğer kitabı Palyatif Toplum: Günümüzde Acı‘da ise; geçmişteki “emir, yasak ve ceza”nın yerini, “motivasyon, kendini optimize etme, kendini gerçekleştirme” gibi olumluluklara bıraktığını söylüyor. Ona göre bağımlı bireyler bağımlı olduklarının bile farkında değil. Bireyler kendini özgür sanıyor ve hiçbir baskı olmaksızın kendini gerçekleştirmekte olduğu inancıyla kendini kendi isteğiyle sömürüyor. Ve sonuç olarak; “özgür ol”, “itaatkâr ol”dan daha büyük bir yıkım getiriyor.
Çağımız insanını “performans öznesi” olarak niteleyen Han; “Aşırı performans, aşırı iletişim ya da aşırı uyarı şeklinde kendini gösteren aşırı olumluluk da şiddettir.” diyor. Ona göre, performans öznesi kendiyle savaş hâlinde ve bu sırada yaşadığı iç baskılarsa onu depresyona sokuyor.
Hayatlar Gösteriye Dönüşüyor
“İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendi varoluşunu ve arzularını o kadar az anlar.” diyor Guy Debord Gösteri Toplumu kitabında. Ve 60’lı yıllarda yazdığı bu cümlelerle günümüzü anlatıyor âdeta. Sürekli başka hayatları, başka hayatların en mükemmel anlarını seyrettiğimiz bu çağda kendi varoluş gayemizi, dünyadaki amacımızı unutuyoruz çoğu zaman. Han, günümüz toplumunu bir “beğendim toplumu” olarak nitelendiriyor.
İnsanların bir beğeni çılgınlığına kapıldığını söyleyen Han’a göre; “Like, günümüzün ağrı kesicisi.”
Sürekli bir beğenilme arzusu, hayatları da bir gösteriye dönüştürüyor hâliyle. Evlilikler, çocuk ebeveyn ilişkileri ve hayatın içinden daha bir sürü şey, bir gösteri malzemesine evriliyor. Gösteriye dönüşen gerçekler de artık “içerik” üzerinden değil, “görünüş” üzerinden işliyor. Fransız düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard, modern sonrası toplumda artık üretimin değil, tüketim ve görünüşün belirleyici olduğunu söylüyor. “Her şey estetiğe indirgenmiştir.” diyen Baudrillard, estetiğin, yalnızca sanatın alanında değil, tüm toplumsal ilişkilerin kurgulanma biçiminde bir çatı işlevi gördüğüne dikkat çekiyor.
Evlilik, gösterilen değil paylaşılan bir gerçekliktir; kıyas yerine empati ve şükürle kurulan bağlar uzun ömürlü ve güçlü olur.
Evlilikte Kıyas Kültürü

Tüketim ve görünüş çağında maalesef birçok evlilik de sahne performansına dönüşüyor. Bu aslında aynı zamanda toplumsal ilişkilerin tümünde yaşanan bir dönüşümün yansıması. Birliktelikler, sevgi ve bağlılıktan ziyade “nasıl göründüğü” üzerinden değerlendirilmeye başlandığında, ilişkinin özünde gizli olan sabır, emek, sadakat gibi değerler geri planda kalıyor. Bunun yerini ise sürekli bir “dışarıya gösterme” arzusu alıyor.
Bu sahne performansında eşler, birbirlerine gerçek bağlarla yaklaşmak yerine, birbirlerinden birer “rol” bekler hâle geliyorlar. Sevgi ve bağlılığın doğal akışı yerine, sosyal medya karelerinde mutlu ve pürüzsüz görünmek öncelikli oluyor. Bu da ilişkilerde kaçınılmaz olarak gerçeklikten uzak, erişilmesi imkânsız beklentiler doğuruyor. Beklentiler karşılanamadığında ise kıyas devreye giriyor. Ve bu kıyaslamalar ilişkiyi içeriden yavaş yavaş kemiriyor.
Kıyas kültürü, sabrın ve bağlılığın yerine hızlı tüketim alışkanlıklarını koyuyor. Bir şey bozulduğunda tamir etmek yerine hemen yenisini almak, sadece eşya tüketiminde değil, ilişkilerde de temel refleks hâline geliyor. Bu da evlilikleri kırılganlaştırıyor. Çünkü sosyal medya aynı zamanda bireye, sürekli “tek başına yaşamak” fikrini bir özgürlük ve mutluluk vaadiyle sunuyor. Birey de, kendi benliğini gerçekleştirme arzusunu evliliğin sorumluluklarıyla çelişkili görmeye başladığında, bağları sürdürmek yerine koparmayı daha cazip buluyor.
Sır, İçeriye Bakabilmekte
Oysa gerçek bağ, her zaman gösteriden çok daha sessiz, görünüşten çok daha derin bir şey. Gösteri bir an için alkış toplar; fakat bağ, yıllar boyunca insanı, ilişkileri taşır. Bağları sürdürmek de aslında göründüğü kadar karmaşık değil. Fakat modern çağın hızına alışmış bireyler için sabır, çok zor bir meziyet. Oysaki her sağlam ilişki sabır gerektiriyor. Eşler, birbirini olduğu gibi kabul etmeyi ve zamanla değişimlere birlikte uyum sağlamayı öğrenebildiğinde ise, bağ güçleniyor. Bu noktada devreye empati giriyor. Gösterinin cazibesi bizi sürekli dışarıya yönlendirirken, gerçek bir ilişkinin en büyük sırrı “içeriye bakabilmek”ten geçiyor. Yani eşinin gözünden dünyaya bakabilmek, onun ihtiyaçlarını görebilmek. Empati aynı zamanda, kıyasın açtığı yaraları kapatan en güçlü panzehir. Bir diğer mesele de kıyas yerine şükürle bakabilmek. Sahip olduklarımız üzerine odaklanmak, hem bireysel hem de ortak mutluluğu büyütüyor. Çünkü şükür, gözleri dışarıdan içeriye çeviriyor; başkasının sahnesine değil, kendi gerçeğine bakmayı öğretiyor.
Can Sıkıntısından Kaçmayın
“Dünyaya mutlu olmaya gelmediğini anladığında mutlu olmaya başlarsın.” diyor Charles Bukowski. Bu sırrı ıskalayanlar ise yalnızca hazza odaklanarak mutluluğa ulaşmaya çalışıyor. Hedonizm yani hazcılık, insanı düşünmekten alıkoyan en büyük tuzaklardan biri.
Byung Chul-Han; acıyı mercek altına aldığı kitabında, “Hazzın aksine acı, düşünüp taşınmaya yol açar.” diyor. Ona göre hedonik beden ise acıyı anlamsız ve yararsız görerek tümden reddediyor. Han ayrıca, “yapabilmenin” hüküm sürdüğü aktif toplumda acı çekmenin pasifliğine yer olmadığını ifade ediyor. Oysa; “Bir derdim var bin dermana değişmem” sözleriyle şarkılar bestelenen kültürümüzde acının bir işlevi var. Izdırap duymak pasif bir eylem değil, aktif sabırla bizi kemale erdiren bir vesile. Öyle ki, musibete sabredip aczini bilmek kıymetli bir ibadet hükmünde.
Amerikalı psikolog Rollo May Kaygının Anlamı isimli kitabında, insanın çoğu zaman can sıkıntısından kaçma eğiliminde olduğunu söylüyor. Hâlbuki kaçmasak içimizin bize söyleyecekleri var belki de. “Oysa biz kaçarız.” diyor May. “İçimizin inlemesini, ağlamasını duymayacağımız kadar “gürültü”ye kaçarız. “Gürültü”yü kendimiz çıkarmak pahasına yaparız bunu.” diye ilave ediyor. May’e göre acımızı hissetmemizi engellediği için kaçmayı bir iyileşme sanıyoruz ve kargaşanın içinde yaramızdan saklanıyoruz.
Acıyı Metalaştırıyor Olabilir miyiz?
Öte yandan acı da gösteri toplumundan nasibini alıyor. Küresel ölçekte savaşlar, soykırımlar, açlık ve zorunlu göçler, artık sadece yaşandıkları coğrafyalarda değil, sosyal medya aracılığıyla dünyanın her köşesinde görünür hâle geliyor. Ancak bu görünürlük, acının gerçekten anlaşılmasını ya da toplumsal sorumluluk bilincinin güçlenmesini her zaman sağlamıyor. Aksine, acılar bir “gösteri”ye, hızla tüketilen bir içerik türüne dönüşebiliyor. Byung Chul-Han bunu acı ve şiddet görüntülerinin bolluğu ile ilişkilendiriyor. Ona göre yoğun bir dikkat ve ürkme gerektiren bu olayların bolluğu, algının olaydan tümüyle kopmasına neden oluyor.
Fotoğraflar, kısa videolar ve dramatik başlıklarla sunulan bu trajediler, “estetiğin” çatısı altında seyirlik bir malzemeye, yani bir metaya dönüşüyor. Bombalanan bir çocuğun, babasının kucağında can verişi gibi, bir insanın ömrü boyunca unutamayacağı bir hadise, etkileyici müzikler eşliğinde bir “gönderi”ye dönüşüyor. Bu gönderiyi sosyal mecralarda paylaşmak da tepki göstermenin ve sorumluluk üstlenmenin yerine geçiyor. Bu durum, sağlarken empatiyi yüzeysel hâle getiriyor. Toplumsal ölçekte ise gerçek dayanışma, örgütlü mücadele ve kalıcı çözümler zayıflıyor. Sonuçta küresel acılar görünürlük kazanıyor, fakat aynı zamanda sıradanlaşıyor; insanlar onları hızla tüketiyor, unutuyor ve yerine yeni “gösteriler” arıyor.
Sonuç olarak, sürekli mutlu olmamız gerektiği fikri hem gerçek dışı hem de insanı yavaş yavaş tüketen bir yanılsama. Modern dünyanın bize dayattığı “hep iyi hissetme” zorunluluğu, aslında insan olmanın doğasına ters düşüyor. Zira hayat, düz bir çizgi gibi akmıyor; inişleriyle, çıkışlarıyla, mutluluk anlarıyla, kayıpları ve kırılmalarıyla anlam kazanıyor. Acı, yalnızca katlanılması gereken bir yük değil, aynı zamanda bizi derinleştiren, dönüştüren ve kemale erdiren bir vasıta. İnsan, ancak kırıldığında kendi iç sesini duymayı öğreniyor; ancak karanlıkta ışığın kıymetini fark ediyor. Öyleyse, mutluluğun yüzeysel dayatmalarına kapılmak yerine, kimi zaman acının içinde de huzuru bulabileceğimizi, eksikliğin de bizi olgunlaştırabileceğini akıldan çıkarmamak gerek. Çünkü gerçek mutluluk, her şey yolundayken değil, hiçbir şey yolunda gitmiyorken bile içimizde bir denge ve anlam duygusu kurabildiğimizde doğuyor.
Çocuklar Gerçek Hayatı Tanıyamıyor
Günümüz modern ebeveynlik anlayışında, çocukları üzmemek, sıkmamak ve zorlamamak öncelikli bir hedef hâline geliyor. Bu yaklaşım, çocukları olumsuz duygulardan koruma amacı gütse de hayatın doğal bir parçası olan üzüntü, hayal kırıklığı ve sıkıntı gibi deneyimlerden uzak tutmak, onları uzun vadede kırılgan ve gerçek hayata hazırlıksız bireyler hâline getirebiliyor. Çocuklar sorunlarla başa çıkmayı, hayal kırıklıklarını yönetmeyi ve duygusal dayanıklılık geliştirmeyi öğrenmek yerine, olumsuz duyguların yok sayıldığı bir dünyada büyüyorlar.



















