Maneviyat İşte göğsüm senin göğsüne siperdir!

İşte göğsüm senin göğsüne siperdir!

40

Durdu Ozan

Uhud Dağı’nın eteklerindeyiz. Karşımızda intikam hisleriyle köpüren koca bir ordu. Bedir’in intikamı için toplanmış tam donanımlı, kinle beslenmiş devasa kalabalık.

Tüm varını bu orduyu kurmak için harcamış Mekke müşrikleri, tam bir yıl hazırlanmış; üç bin kişi olup gelmişler! Hazreti Abbas’ın ulaştırdığı haberden sonra karşılaştığımız manzara, tam olarak buydu. Develerin ve atların otlak ihtiyacını karşılayabilecekleri Zegabe’deydiler.

Peygamberimiz sahabeleri gönderip ordu hakkında bilgi aldı. Medine’ye yaklaştıklarında hem şehrin çevresinde hem de Efendimizin kapısında sabaha kadar nöbet tuttuk. Uzun istişarelerden sonra düşmanı şehrin dışında karşılamaya karar verdik. İkindi namazından sonra mescitte toplanmaya başladık. Düşmanı şehir dışında karşılama fikrini öne sürenlerden pişman olanlar vardı. Resûlullah’tan özür dilediler. Ne derse ona uyacaklardı. O, “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşman arasında hüküm verinceye kadar çıkarmaz. Eğer sabreder ve görevinizi yaparsınız Allah zaferi size ihsan eder.” dedi. Artık dönüş yoktu!

Bin kişi olarak çıktık Medine’den. Üç yüz münafık yolda sudan sebeplerle ayrıldı. Yedi yüz kişiyiz. Sancak kardeşim Mus’ab b. Umeyr’de. Elli okçu, kesin bir emirle Ayneyn Tepesi’nde. Savaş teke tek vuruşmayla başladı. Müşriklerin sancaktarı öldürüldü ve sancak yere düştü. Sonra savaş kızıştı. Arka arkaya müşrikler öldürüldü. Kaçıyorlardı! Arkadaşlarım kovalıyordu. Savaş kazanıldı düşüncesiyle ganimet toplamaya girişenler oldu. Ayneyn Tepesi’ndekiler indi. Derken İslam Ordusu arkadan sarıldı ve ani bir baskın yedi. Ortalık ana baba günüydü. Tek bir hedefe odaklanmıştık hepimiz; tüm varlığımızla Peygamberimize siper olmak.
 

Elimdeki kalkanı Peygamberimize siper ediyordum. Bir yandan da sürekli ok atıyordum. Efendimiz okçulardan oklarını bana vermelerini istiyordu. Attığım ok, kolay kolay hedefini şaşırmazdı. Attığım okların isabet ettiği hedefi görmek için ayağa kalkıyordu. Ödüm kopuyordu; ya bu uğursuz düşmanın oku ona isabet ederse! Sonunda düşmanı püskürttük. Geri dönmemecesine kaçtılar. Arkada bıraktılar eşyalarını; su kırbalarını bile! Her şey bittiğinde yetmiş şehidimiz vardı ama Resûlullah bizimleydi.

Medineliyim. Mezar kazarak geçimimi sağladım. Hatta Efendimizin kabrini de ben kazdım. Peygamberimiz beni çok severdi. Öğle uykusunu bizde uyuduğu olur, bize yemeğe gelirdi. Anne tarafı Medineli olduğu için bana ‘dayı’ diye iltifat ederdi. Bir gün oğlum Enes’i gönderip Efendimizi yemeğe çağırmıştım. Peygamberimiz ehl-i Suffe ile mescitte oturuyormuş. Oğlum daha bir şey söylemeden yemeğe davet edildiğini anlamış ve yanındaki yetmiş seksen kişiyi de alarak gelmiş. Çok telaşlandım. Kendisi vesilesiyle Müslüman olduğum eşim Ümmü Süleym teskin etti beni. Haklıydı! Resûl-i Ekrem varken telaşa gerek yoktu. Bereket için dua etti. Ashap, onar kişilik gruplar hâlinde sofraya oturdu ve karınlarını doyurdu. 

Hayatımın her alanındaydı. Bilmediğimi sormak, bildiğimi tasdik ettirmek veya en güzelini öğrenmek için hemen ona koşardım. Hurma bahçelerim vardı. En sevimlisi Beyruha isimli bahçemdi. Peygamberimiz çok severdi onu. Mescid-i Nebevî’nin tam karşısındaydı. İçinde tatlı suyu bulunan bu hurmalığı, “Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça ‘fazilet’ mertebesine ulaşamazsınız.” ayetinden sonra elimde tutamadım. Hemen Allah resulüne koştum. Dilediği şekilde kullanmasını istedim. O da akrabalarıma vermemin daha uygun olacağını söyledi. Hemen akrabalarım arasında paylaştırdım.

Ben Ebû Talha el-Ensârî. Yıllar geçti Efendimizin vefatının üzerinden. Kalbimde onun sevgisi, yanımda sakladığım mübarek saçları var. Ona kavuşacağım günü bekliyorum. Yapılacak bir deniz seferi var yakında. Şehadetin beni orada bulması ümidindeyim.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın