Kapak Dosyası Psikosomatik Hastalıklar

Psikosomatik Hastalıklar

Psikolojik etmenler fiziki hastalıkların gidişatını etkiler, bazen hormonal sistemi bazen kalp-damar sistemini bazen de solunum sistemini ilgilendiren bir sorunla karşımıza çıkar.

616

Birçok tıbbi kelimede olduğu gibi “psikosomatik” kelimesi de iki Yunanca kelimenin bir araya gelmesinden oluşur. Birisi “ψυχή” ruh veya ruhi, diğeri ise “σώμα” vücuda ait yani fiziki olan demektir. “Ψυχοσωματικός” psikosomatik hastalıklar denilince kısaca psikolojik kökeni olup vücutta ortaya çıkan fiziksel problemlerdir, diğer bir deyişle hastalığın kaynağı organik olmayıp psikolojiktir. Duygu, düşünce, davranışlarla insanın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. İster bilinçli ister bilinçsiz olsun duygular, düşünceler her zaman vücudumuzu pozitif veya negatif etkiler. 

Bu tip problemlerin başlama, devam etme ve şikayetlerin alevlenmesinde ruhsal faktörlerin rol aldığı bilinen bedene ait hastalıklar olarak da tanımlanır. Bu hastalıkların tek bir sebebi yoktur. Genetik özellikler, daha önce geçirilen bedesel hastalıklar, yaşanan fiziki ve sosyo-psikolojik travmalar, beslenme problemleri, ekonomik ve psiko-sosyal etkenler bu hastalıklar üzerinde rol oynar.

Bu tanımı yaparken aslında insanın ruh ve bedenle bir bütün olduğunu da kabul etmiş oluruz. İlk tarif milattan önce 1000 yılına kadar dayanır. Platon ruhun bedeni, bedenin de ruhu etkilediğini söyler, ruh ve bedeni bir madalyonun iki yüzü gibi tarif eder. Terminolojik olarak ilk defa 1818 yılında J. Heinroth[1] tarafından kullanılmıştır. 

Modern psikiyatriye göre dış etkenler olarak tanımlanan ekolojik, enfeksiyöz, kültürel ve çevresel etkenlerle beraber iç etkenler olarak adlandırılan genetik, bedensel ve yapısal faktörler de bir bütün olarak birlikte değerlendirilmelidir.

Yüzyılın başında oranı yüzde 2-3 civarında iken günümüzde bu oran yüzde 5’lere çıkmıştır. Anlaşılan o ki bu dünya düzeni ile oranlar giderek daha da artacak.

Psikiyatri biliminde kısaca, “Belli bir süre içinde ortaya çıkan, tedavi arayışları devam eden, sosyal veya mesleki hayatının bozulmasıyla sonuçlanan birden fazla bedensel yakınmanın birlikte olması hali,” olarak açıklanır ve sınıflanır.[2]

Bu kılavuza göre tanının konulabilmesi için aşağıdaki kriterler bulunmalıdır;

  • En az dört ayrı ağrının olması (baş, karın, kol-bacak ve sırt ağrıları)
  • İki sindirim sistemi şikâyeti (bulantı, şişkinlik, gebelik dışında kusma, ishal, yiyeceklerin dokunması)
  • Bir cinsel fonksiyon ya da genital sistem belirtisi (adet düzensizliği, erkekte iktidarsızlık, kadında ve erkekte cinsel isteksizlik)
  • Bir nörolojik belirti (denge bozukluğu, bölgesel felç veya güç azalması, yutma güçlüğü, çift görme, sağırlık, bilinç yitimi)
  • Tıbbi muayene, laboratuvar incelemeleri ve görüntüleme yöntemleri sonucunda saptanan bu şikâyetleri açıklayacak organik bir bozukluğun olmaması,
  • Kişinin alkol, uyuşturucu ya da başka bir madde bağımlısı olmaması,
  • Psikiyatrik incelemeye olan güvensiz ve şüpheci yaklaşım,
  • Stres, başlıca sebeplerden birisi olup vücudun düzgün işleyememesine neden olur.
  • En sık tetikleyen durum ise kayıplar ve ayrılıklardır.

Çoğu zaman bu hastalar doktorlara en yaygın şu şikayetlerle gelirler;

“Doktor Bey göğsüm daralıyor, adeta nefes alamıyorum, hava yetmiyor gibi geliyor bana”,

“Doktor Hanım midem yanıyor, ne yesem dokunuyor adeta”,

“Hocam adeta başım çatlıyor, sanki içerde bir mengene var sıkıştırıyorlar”,

“Doktor evladım, anlamadım bir türlü, sanki biri içerden kalbimi sıkıştırıyor”,

“Doktor kızım, dizlerimdeki ağrıyı anlatamam…”,

Bu hastalar yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi biraz da abartılı olarak karşımıza çıkar…

Bardağı taşıran son damla!

Stres somatizasyonun en yaygın sebebidir, somatizasyonun anlamı ruhi bir problemin vücutta görülmesi demektir. Nasıl ki bedende acı oluyorsa ruhta da acı olur, bu acı bazen o kadar çok olur ki artık ruhtaki acı bir manada bedene de çıkar. Adeta bir bardağın dolup taşması gibi düşünebiliriz. Ruhi sıkıntılar bir bardağı doldurur, bardak hemen taşmaz ama tamamen dolduğunda bir damla bardağın taşmasına sebep olur. İşte öyle de bazen çok küçük bir stres ile bu hastalıklar tetiklenir zannederiz, aslında o küçük tetiklenme başlangıç değildir o zamana gelene kadar bardağı dolduran birçok faktör vardır. 

Deriz ya, içine atıyor bu arkadaşımız her şeyi, işte içe atılan her problem, ifade edilemeyen her duygu zamanı gelince dışarı çıkacaktır. Bu bazen vücudu etkileyerek, bazen de davranışları etkileyerek olur. Hiçbir duygu gizli kalmaz, ama bugün ama yarın bir şekilde kendini belli eder; ya yüz hareketleri ile ya vücut dili ile ya sesle ya da vücuttaki bazı değişikliklerle sonuçları ortaya çıkar. 

En sık karşımıza çıkan şikayetler; Kas Ağrıları, bitkinlik, tansiyon değişiklikleri, barsak alışkanlıklarında değişmeler, migren, boyun ve bel ağrıları, mide problemleri, egzama, astım benzeri şikayetler, saç dökülmesi, alerjik durumlar, şeker düzensizlikleri şeklindedir.

Kansere neden olur mu? 

Peki, bu hastalıklar kansere neden olur mu? Cevap, evet. Neden mi? Kanser gelişiminde bu sebepler asıl sebep değildir, fakat bütün bu psikolojik etkiler kronik yani uzun vadeli streslere yol açar, kronik stres de vücuttaki bağışıklık mekanizmasını zayıflatır. Bağışıklık sistemi zayıflayınca her gün vücutta baş edilen anormal hücreler ekarte edilemez ve vücutta yer bulabilirler ve kanser başlayabilir. Kanser hastalarını değerlendirdiğimizde bir kısmının hayatlarında kronik stresin olduğunu görürüz.

Problemlere yol açan etkenler ise; üzüntüler, kırgınlıklar, kaygı, korku, öfke kontrolünü yapamama, ümitsizlik ve güvensizlik, kıskançlık, nefret duyguları, çözülememiş ve bitirilememiş işler, suçluluk duygusu, kabul edememe ve affedici olmama şeklinde sıralanabilir

Bu duyguların uzun süre üzeri örtülür veya aşırı şekilde maruz kalınırsa problemler başlar.

Bunlarla beraber, bazı sosyal problemler de psikolojik sorunlara yol açar. Bu psikolojik sorunlar da esas hastalığı başlatabilir: Sosyal olarak güçlü görünmeye çalışmak, insanlarla makul sınırlar koyamamak, herkesi ve her şeyi kontrol altına almaya çalışmak, bir kaybı kabullenmemek, kendimizi ifade etmekte de zorluk yaşamak…

Psikolojik etmenler fiziki hastalıkların gidişatını etkiler, bazen hormonal sistemi bazen kalp-damar sistemini bazen de solunum sistemini ilgilendiren bir sorunla karşımıza çıkar.

Solunum sisteminde; çok nefes alma, astım, alerjik burun akıntıları ve tüberküloz şeklinde ortaya çıkarken, kalp-damar sisteminde sebebi bilinmeyen hipertansiyon ve koroner damar hastalığı şeklinde tezahür eder.

En sık karşılaşılan problemler kas ve iskelet sisteminde olup fibromyalji, muhtelif ağrılar ve Romatoid Artrit şeklindedir. 

Mide-bağırsak sisteminde ise çoğu zaman ülser, gastrit, kolit ve kilo kayıpları ile tezahür eder.

Hormonal sistemde tiroit fonksiyon bozuklukları, kadınlarda adet düzensizlikleri, erkeklerde ise cinsel fonksiyon bozuklukları ile karşımıza çıkar.                                               

Ciltte, kaşıntı, dermatit, saçkıran ve psöriazis olabilir.

Nörolojik sitemde ise her türlü ağrı ve his kusurları ile karakterizedir.

Tedavi birçok disiplinin bir arada çalışması ile yapılmalıdır, psikoterapi önemlidir. Şu bilinmelidir ki psikoloji mantık örgüsünü düzenler, psikiyatri ise mantıktaki bozuklukları tedavi eder. Psikolojik tedavi başkadır, psikiyatrik tedavi başkadır. Bu hastalarda öncelikle iyi bir hekim hasta ilişkisi sağlanmalıdır. Esas sebep ortaya çıkarılmaya çalışılmalı ve sebebe yönelik psikolojik tedaviler verilmelidir. Bazen bireysel bazen grup tedavileri gerekebilir. Psikiyatristler gerekli gördükleri zaman psikiyatrik ilaçlar verirler, hasta tarafından ilaçların itina ile alınması gerekir. İlaç tedavileri bazen geçici bazen de kalıcı olabilir.

Belirtilerin değerlendirilmesinde tıbbi kılavuzlara[3] göre hekim tarafından yapılması gerekenler şunlardır;

  • Değerlendirme sürecinin tümünde, ruhsal faktörlerin muhtemel etkileri değerlendirilmelidir.
  • Uygun metotlar eşliğinde fiziksel nedenler dışlanır,
  • Ruhsal ve fiziksel yakınmalar ayrı ayrı değerlendirilir,
  • Fiziksel hastalığa ilişkin endişeler ve kişilik özellikleri belirlenir,
  • Hastanın beklentileri öğrenilir,
  • Depresyon ya da başka psikiyatrik hastalıkların olup olmadığı araştırılır,
  • Psiko-sosyal problemler belirlenir.

Yaşam biçimlerinin değişmesi ile bu hastalıkların oranı günümüzde giderek artmaktadır.

Hastalık üzerinde etken olan ana sebebin ortaya çıkarılması önemlidir, bazen bu samanlıkta iğne aramaya benzer ama böyle bile olsa aramaktan vazgeçilmemeli esas travmaya sebep olan ana neden ortaya çıkarılmalıdır. Toplumsal değerler, dini değerler, evrensel değerler de göz önüne alınarak bütüncül bir tedavi metodu geliştirilmelidir. Tedavide, kullanılan psikiyatrik ve depresyon ilaçları kadar bireysel ve grup psikoterapilerinin pozitif etkileri de vardır. Ayrıca davranış psikoterapileri de tedavi amacıyla kullanılabilir. Esas olan yukarıda anlatıldığı gibi sebebe yönelik araştırmalar yapılmalı ve psikoterapi ile ilaç tedavileri birlikte yürütülmelidir. 

Her şey travmalara bağlanamaz

Burada bir meseleye daha açıklık getirmemiz gerekiyor, yaşanan tüm fiziki rahatsızlıkları beynin bir köşesinde daha önce yaşanmış travmaların sonucu olarak görmek ifrattan ibarettir. Hastalıkları değerlendirirken psikolojik kökenlerine bakılabilir, fiziki hastalığın müstakil tedavisi önemlidir, sadece mesele travmalara bağlanamaz, aynen öyle de yaşadığımız tüm hastalıkları da psikolojik travmaların sonucu olarak değerlendirmek yanlış bir psikolojik değerlendirmedir. Maalesef hiçbir şekilde tıbbi eğitimi olmayan, kendi reklamını iyi yapabilen bazı kimseler, ‘beyninizin içini temizliyorum’, ‘tüm hastalıklarınızdan arınabilirsiniz’ diyerek umut tacirliği yapmaktadır. Bu konularda da dikkatli olmak gerekiyor. 

Günümüzde maalesef uzmanlığı olmayan insanlar ‘kişisel gelişim’ adı altında psikiyatr ve psikolog haline bürünmüş durumda. Bu tedavilerin önce uzman psikiyatristler tarafından ve psikiyatrist meslektaşlarımızın kontrolü altında psikologlar tarafından yönetilmesi gerekiyor. Aksi takdirde tütün eksperlerine psikiyatrik muayene yaptırmış olursunuz ki, bu da tehlikelerin en büyüğüdür, problemleri daha da derinleştirmenin dışında başka bir şeye yaramayacaktır. Psikolojik desteğin de klinik psikologlar tarafından verilmesi en doğru olanıdır. 

Psikolojik hastalıklar da kalıtsal

Maalesef bir başka yanlış ise psikoloji öğretmenlerinin psikolog olarak çalışmaya devam etmesi. Klinik psikoloji başka, psikolojinin öğretilmesi başka şeydir. Bu konuda da azami itina gösterilmesi gerekir.

Bir diğer önemli mesele de her hastalıkta olduğu gibi kalıtımsal faktörlerin hekimler tarafından iyi okunması ve hastalar tarafından da öneminin anlaşılmasıdır. Kalıtımın en etkin olduğu hastalık grubu psikiyatrik hastalıklardır, ailesinde psikiyatrik hastalık olan bireylerin psikiyatrik sorun yaşama oranı diğer bireylere göre daha fazladır, bu kişilerin hayatlarında stres havuzunun boşaltılması önemlidir. 

Mesela bir bardak hayal edelim. Kalıtım ile getirdiğimiz ve değiştiremediğimiz faktörler yüzde 1 ile yüzde 100 arasında olabilir. Kabul edelim ki kalıtım ile getirdiğimiz bu miras 50 seviyesinde olsun; bardak 50 çizgisine kadar dolu olacaktır. Değiştirebildiğimiz faktörleri de aynı şekilde düşünelim. Hiç sigara içmeyen biri için bu sıfır iken, orta derecede sigara içen biri için bu değer 50, çok fazla içen biri için de daha yüksek değerler olabilir. İşte, hastalıklar kalıtımın ve dış faktörlerin toplamıdır. Diyelim ki bardağımız genetik yol ile 50’ye kadar dolu idi, biz de dış faktör olarak onu 50 daha doldurduk, böylece taşma noktası olan 100’e varılmış oldu. Hastalıklar bardak taşmadan ortaya çıkmaz. Aynen bu şekilde ailesinde psikiyatrik hastalık olan bireyler strese daha dayanıksızdır ve stres havuzu hemen taşabilir bu yüzden bu stres havuzunu daha sık boşaltmaları gerekir.

Genetik olarak ne miras aldık bunu bilemeyebiliriz, o yüzden sanki bu mirası almış gibi bir hayat düzeni kurmamız gerekir. Aynı şey psikolojik durumlar için de söz konusudur. Kalıtsal yatkınlığımız var ve bu bardağımızı 60 çizgisine kadar dolduruyor ve dış stres faktörleri de 50 ise, toplamda 110 olur ve bardak taşar. Kalıtsal yatkınlığı 30 olan birine ise 60 derecelik stres bile ilave edildiğinde bardağı taşmayacaktır. İşte aynı streslerle farklı sonuçların olması da bu şekilde izah edilebilir.

Stresi nasıl azaltacağız?

Günümüzün en önemli sorularından biri de stresi nasıl azaltacağımız. Özellikle genetik yatkınlığını bilenler, yani ailesinde psikiyatrik sorun olanlar, bu stres skorunu düşürmeye çalışmalı. Yani 60 derecelik bir stres varsa, bunu 40’a indirmeye çalışmalı. Nasıl mı? Onlarca yolu var… 

Eve çok yorgun mu geldiniz? Her zaman alışık olduğunuz ısıda duş alın. Ardından ayaklarınızı olabildiğince soğuk su ile yıkayın. Sonra 10 dakika sevdiğiniz bir kitaptan okuma yapın… Stresinizin azaldığını göreceksiniz…

Gün içinde canınızı sıkan bir şey mi oldu? Çözüm üretebilecek biriyle bu sıkıntınızı paylaşın ve öneriler alın, aldığınız önerileri uygulayın…

Yalnız yemek yemeyin! Eve geldiğinizde yemek saatinizi geçirdiyseniz en azından ailenizle birlikte çay veya meyve saati yapın. O gün yaşadığınız olumlu şeyleri eşiniz ve çocuklarınızla paylaşın… Olumsuzlukları, çözemeyecek insanlarla paylaşmayın…

Bu yazı tıbbi değerlendirmelerden ve tavsiyelerden oluşuyor ama unutulmaması gereken bir şey daha var ki sağlam bir kader ve kaza inancı psikosomatik olsun olmasın hastalıklara çekilen en büyük duvarlardan biridir, bu da unutulmamalı. İnsanın imanını takviye etmesinin vücut için de doğru ve faydalı olduğu akıldan çıkarılmamalı.


[1] Johann Christian August Heinroth (1773 – 1843), terimi ilk kullanan Alman Doktor

[2] Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı

[3] New Oxford Textbook of Psychiatry; Gelder M.G., Lobez-Ibor Jr. J., Andreasen N. Vol.2, Oxford University Press, 2005

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın