Abdullah b. Selâm

Tevrat'tan bildiği son peygamberi görünce kalbiyle tanıdı; iman nurunu yüzünde gördü. Abdullah b. Selâm'ın hayatı, ilimle yoğrulmuş bir kalbin hakikate secde edişinin, ehlikitaptan bir âlimin Peygamber Efendimize gönülden teslim oluşunun ilham verici tanıklığıdır.

137
Durdu Ozan |

Ehlikitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın ayetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. Bunlar Allah’ı ve ahireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendirler, buyurur Cenabıhak, yüce kelamında (Âl-i İmrân suresi, 3/113-114).

Yüce dinin Allah resulüne gelip Mekke’nin İslamiyet ile müşerref kılındığı, karanlıkların aydınlığa çıktığı zamanlardı. Işığa koşan onlarca, yüzlerce Mekkeli’nin yanında; ta uzaklarda, Yesrib’de de bu ışıkla buluşanlar vardı. Nuru kucaklayamasa da uzaktan uzağa nura hayran olan yürekler vardı. 

Yesrib’e bahar geliyordu. Yesrib, Medine olmak üzereydi. Işık, tüm engellere rağmen çoğalarak büyüyordu. Bir gün, Peygamber Efendimizin Kuba’da olduğu haberi geldi. Herkes, hayatında bir şeyleri beklerdi. Beklerdi de bazılarının bekleyişi çok özel olurdu. Hayatının her anına bu tatlı ve heyecanlı bekleyişi yerleştirmiş, geleceğin büyük sahabeleri vardı. Heyecandan kendini hurma ağacından aşağı salan Selmân-ı Fârisî mesela. Heyecanını bastıramamış da efendisinden okkalı bir tokat yemişti hani. 

Aşkla ve iştiyakla bekleyenler arasında, ayetin “salih” diye müjdelediği, o zamanki adıyla Husayn b. Selâm da vardı. Ehlikitaptandı. İslamiyet’ten sonra, Peygamber Efendimizin adını Abdullah b. Selâm olarak değiştirdiği, Yahudi âlim Abdullah. İslam tarihinde meşhur yedi Abdullah’tan biriydi.

Peygamberimizin vasıflarını Tevrat’tan biliyordu. Biliyordu ama ağzını açıp kimseye bir şey diyememişti. Yahudilerin düşmanlığının farkındaydı. Kuba’ya gelişinin müjdesini aldığında, bir hurma ağacının tepesindeydi. “Allahu ekber!” diye öyle gürledi ki, halası aşağıdan ürpertiyle, “Kahrolası!” dedi. “Yemin ederim ki Mûsâ b. İmrân’ın geldiğini duysaydın, bu kadar sevinmezdin.” diye de ekledi. Gayet neşeli ve müşfik bir şekilde, “Halacığım, yemin ederim ki o, Mûsâ b. İmrân’ın kardeşidir. Mûsâ’nın gönderildiği hakikatle gönderilmiştir.” diye cevapladı. Hâlâ yumuşamıştı: “Yoksa kıyamete yakın geleceği söylenen peygamber bu mu?” dedi. Cevap net ve kısaydı: “Evet.”

İlk karşılaşma unutulmazdı. Sadece onlar için değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanlık için, hakkı hak sahibine teslimin en güzel örneğiydi. Konuşmadan anlaşmanın, sözcüksüz, dilsiz anlaşılmanın misaliydi bu buluşma. Daha sorulmadan, açıklama yapılmadan anlaşmanın yaşandığı andı. Görmenin yettiği, daha başka delillere gerek duyulmadan, “Bu yüzde yalan olmaz!” denildiği an.

İslam’a girmek yetmiyordu. Yetmemeliydi de. Eve koşup aileyi, çoluk çocuğu davet etmeden, koca bir Yahudi toplumuna İslam’ı açmadan, cephelerde fiilen ve manen cihat etmeden İslam tam olmuyordu. O da hemen tamam olmanın gereğini yaptı. Eve koştu, ailesini İslam’la tanıştırdı. Halası Halide de Müslüman oldu.

Kabilesi onu biraz zorladı. İmtihanlar, kişiden kişiye değişir. Peygamber Efendimizle anlaştılar. Abdullah b. Selâm bir yere gizlendi. Peygamberimiz onun hakkında kavmine sorular sordu. Hep övdüler Abdullah’ı: Âlimdi, cömertti, soyluydu, dindardı… Saklandığı yerden çıkıp Müslüman olduğunu ilan edince hepsi, az önce söylediklerinin tam tersi şeyler söylediler. “Kavmim yalancı, iftiracı ve zalim bir millettir, demedim mi?” dedi Abdullah, kavmi için. Fiilen Abdullah’ı doğrulamışlardı. 

Peygamberimiz onu cennetle müjdelemiştir. Muâz b. Seksekî’ye, kendisinden sonra faydalanabileceği dört kişinin adını verirken Abdullah b. Selâm’ı da saymıştır. Şuarâ suresinin 197. ayetinde işaret edilen “İsrâiloğulları âlimleri”nden olan ve Ra’d suresinin 43. ayetinde konu edilen “kitap bilgisine sahip” bir kişidir o. 

Önceki İçerikBilinmeyenden Korkulur
Sonraki İçerikHuzur Sadelikte

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın