
1944 kışı. İkinci Dünya Savaşı’nın son demlerinde Hollanda’nın batısı, Alman kuşatması altında ağır bir kıtlık yaşadı. İnsanlar hayatta kalmak için lale soğanı ve şeker pancarı yedi. O kışı anne karnında geçiren bebekler doğdu, büyüdü, yaşlandı. Önce çocukları, sonra torunları dünyaya geldi.
Aradan geçen yıllar içinde bilim insanları bu nesli yakından inceledi. 2015 yılında Leiden, Harvard ve Columbia üniversitelerinin ortaklaşa yürüttüğü araştırma, anne karnında kıtlığa maruz kalanların büyüme ve metabolizma genlerinin onlarca yıl sonra hâlâ çalışmaya devam ettiğine dair izler buldu.
2024 yılında PNAS dergisinde yayımlanan başka bir çalışma ise bu bulguyu biraz daha ileri taşıdı: Aynı bireylerin biyolojik yaşlanma hızlarının akranlarına kıyasla daha ileri düzeyde olduğu görüldü. Peki, bu insanların DNA’sı değişti mi? Hayır. Peki farklı olan neydi?
Bu sorunun cevabı epigenetiğin kapısını aralıyor. Genlerimizi birer şalter gibi düşünebiliriz. Bu şalterlerin “açık” veya “kapalı” konumda olması, hangi proteinlerin üretileceğini, dolayısıyla vücudumuzun nasıl işleyeceğini belirler.
Epigenetik ise genetik kodumuz değişmeksizin bu şalterlerin çevresel faktörlerle nasıl kontrol edildiğini inceleyen bilim dalıdır. Bir başka deyişle epigenetik, DNA’mızın üzerine eklenen ve yaşam koşullarımızdan etkilenen bir “ek katman”dır.
Peki bu aktarım yalnızca olumsuz deneyimlere mi özgü? Bilim insanları; açlık, savaş veya şiddet gibi ağır travmaların izlerinin epigenetik yolla çocuklara ve torunlara geçebildiğini öne sürüyor. Bu durum, torunlarda kaygı, depresyon veya çeşitli sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olabilir.
Ancak epigenetik miras, yalnızca . . .




















