
Boyumla mesafeler arasında hep bir bağ vardı. Boyum uzadıkça yolculuklarım da uzardı. Her santimde yeni bir düş, her adımda yeni bir göç.
O zamanlar Göcek Tüneli yoktu. Unutulmuş minibüs tarifeleri, solgun bagaj fişleri vardı. Yol dediğin kıvrılır, bükülür; geceyle gündüzün birbirine karıştığı virajlarla Fethiye’ye uzanırdı. Karayolları 131. Şube Şefliği’nde inerdim. Babamın askerliğinden kalma lacivert Benetton çanta ne sırtıma yakışır ne elimde dururdu; hep yerde sürünürdü. Boyum bir metre bir karıştı. Karayolları durağından, Ahmet Gazi Öğrenci Yurduna yürürdüm.
Bir yaz gecesi, üç rüyayı uğurladık o yurttan: Cihangir, Kadir ve Hasan. Bir taşra otogarı: Gölge iskele. Demir almak üzere olan lacivert şeritli bir otobüs. Yolcuların gözlerinde, herkesin okuyabileceği kırık dökük bir memleket haritası. Abilerimin yüzünde yıldızlı atlaslardan bir bahar havası. Şeffaf hüzünlerinin arkasından el sallayıp gittiler. Biz kaldık!
Hicret sözcüğünü ilk kez orada duydum yurt müdürümüzden. Tataristan’ı ilk kez o gece işittim. Ve daha bir sevdim bastığım yeri. Çocuk kalbim, “Bir gün ben de gideceğim.” diye çarptı aylarca. On bir yaşındaydım. Gidemedim. Ben de hicretler icat ettim kendime. Kalbimi, kelimelerle avuttum. “Fethiye!” dedim, “Benim hicret yurdum.”
Sonra boyum biraz uzadı; liseye geçtim. Beş saatlik yolculuklara çıktım her dönem. Lacivert şeritli otobüslere bindim ben de abilerim gibi. Gözlerimden geçen tarlalar uzaktan bakınca çizgi, yakından bakınca bahar. Yine kandırdım kendimi, yine Tataristanlar uydurdum. Çünkü Fethiye’de başlar, Aydın’da biterdi yolculuğum.
Liseyi bitirdim; 1,75 oldum. Boyumla birlikte uzadı yolum. Bu kez İstanbul’a vardım; Maltepe’ye, ömrümün en şenlikli köşesine. Üniversite. Kitap. Fikret abi. Çay. Günlerim dolu, gecelerim sevinçli, kendi gölgesinde akıp geçti. Boyum artık uzamıyordu. O yüzden mi bilmem, yirmi yıl kaldım oralarda. Tataristan hâlâ aklımda.
Sonra, bir ara, boyum kısalmış gibi geldi bana. Nefesimin daraldığını hissettim. Her istasyonda bir yarım simit, her durakta bir yarım çocuk. Ama bir gün, hiç beklemediğim bir anda, ummadığım bir yol açıldı önümde: Kanada… O zamana dek bildiklerim, yaşadıklarım, gördüklerim… Hepsi kısacık kaldı yanında.
Boyumla yollar arasındaki o eski bağ hâlâ “duruyor yerli yerinde”. Ve içimde hâlâ o yaz gecesi, o lacivert şeritli otobüs. Hâlâ binememişim, bekliyorum. Ama artık biliyorum: Bazen insan, binemediği otobüslerle bile yol alır; umuda doğru. Bu yüzden, kalbimin çocuk yanıyla, bugün Kanada yollarında bile Tataristan’a giden o otobüsü bekliyorum.
Hissediyorum; nereye gidersek, yollar da geliyor bizle. Kendi hicretimizi kuruyoruz ayak izlerimizle.

















