
Eylül! Kırılgan mevsim! Cam hançeri güzün diye geçiyor bir şiirde. Okudun mu sen de? Sıcak, yakıcı ve nemli bir yazdan sonra, ki böyle iyidir, çıktın mı serinliğe? Hani, yapraklar nazlıdır; salınır düşer dalından. Bahçeler, kaldırımlar “gün sarısı” boyanır. Herkesin güzden bir nasibi vardır. Yürümek güzeldir bu demde. Ve bir de modadır, bilirsin; bir bankta oturup poz vermek. Ne çok fotoğraf bıraktık geride.
“Eylül: Sarı tebessüm” demiştim bir yerde “Elinde fırçasıyla, sanatçı ruhlu mevsim. Kendi hâlinde, gösterişten uzak. Doğduğum aydır benim o. Her eylülde yeniden doğarım. Her yıl, yine aynı vakitte beklerim onu, bir yaş daha ekleyerek ömrüme. Fâni yanımla gezerim adım adım. Rengini vururum kalbime. Başka değil, kendi olduğu için, hür olduğu için, onda doğduğum için, hiç ölmeyen yanlarımla severim eylülü.” Söyle, sever misin sen de böyle?
“Güz” dense de olur; “naz” dense de. Velakin eylül som bahardır bilene. Evet, bahardır o, hem de sonyaz. Çağır gümüş renkleri; “solgun bir düş” çiz haydi; birkaç damla şiir yaz: “Elinde kırık ayna, eskiyor artık zaman. Sokaktır evi şimdi bu yapyalnız mevsimin. Cıvıltılar kesilmiş; susar, ağlar durmadan. Bir sevinç iklimiydi, bu ıssız bahçe kimin?” diyerek. Ya da: “Su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi yaprağı akarına bırakmak.” şeklinde.
Şiirdir eylül, renklidir, güzeldir, serindir; bilirsin. Kesin bir çizgidir nereden baksan; kesin. İşarettir bir şeylerin değiştiğine.



















