Çatışsak da Beraberiz

Evlilik sadece birlikte uyuyup uyanmak, çocuk yetiştirmek ya da aynı evde yaşamak mıdır? Yoksa hayatlarını paylaşmayı kabul eden iki kişinin oluşturduğu ortak bir kültür müdür? Peki ya eşler arasındaki çatışma gerçekten evliliğin tuzu biberi midir?

Çocukken evimizin penceresinden, Boğaz Köprüsü’nden geçen araçları seyrederdim. On dakikada Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitme rutininin, aslında koskoca iki kıta arasında yolculuk yapmakla, yani Asya’dan Avrupa’ya geçmekle aynı şey olduğu düşüncesi, hayret verici gelirdi. Evlilik de Türkiye’nin jeopolitik konumuna benziyor sanki. Bir taraftan bakınca sevdiğinin elini tutup, “Aşk her şeyi halleder.” düşüncesiyle yola çıkıp, her şeyi bir nikahla mümkün kılan kolaylıkta bir olgu. Diğer taraftan muhtemelen kısa bir süre öncesine kadar hayatı boyunca hiç tanışmamış; farklı aile, kültür ve altyapıdan gelen iki insanın, birbirinin en yakını olmasını kabul eden zorlayıcı bir kavram. Hiç tanışmamış olmaktan hep ve en yakın tanış olmaya uzanan olağanüstü bir yolculuk! Üstelik her yolculuk gibi başladığınız yerde kalamayacağınız, değişip dönüşeceğiniz bir serüven.

Gılgamış gibi ölümsüzlük iksirini aramaya çıkıp; bunun için türlü savaşlara girip, devlerle mücadele ettikten, hatta zaman zaman bulamayacağınızı sanıp ümitsizliğe de düştükten sonra; tam da iksiri bulduğunuz anda, asıl istediğinizin o olmadığını fark ettiğiniz bir başkalaşma süreci. İnsanın tekamülüne, yaşattığı acı-tatlı her türlü anıyla katkı sağlayan, “keşke”lerle “iyi ki”lerin yan yana dizildiği çift şeritli bir yol. Bu yolun tümseğini, çukurunu, virajlarını, kavşaklarını, ışıklarını öğrenmek zaman, sabır ve emek istiyor elbette.

Peki, bu öğrenme sürecini kısaltan bir navigasyon cihazı olsaydı? Hatta bu cihaz, aynı varış noktasına götürebilecek alternatif yollar sunsa, seyahat süresini azaltacak önerilerde bulunsaydı? Dahası geride kalan, şu an bulunduğumuz ve içinden geçecek olduğumuz tüm yolları açık seçik gösterseydi? Şahane olurdu değil mi?

Sevgi Haritasız Yola Çıkmayın!

Eşi Julie ile kurdukları Sevgi Laboratuvarı’nda binlerce evli çiftin üzerinde uzun yıllar deneysel araştırmalar yapan John Gottman’ın, Nan Silver ile kaleme aldığı Evliliği Sürdürmenin Yedi İlkesi kitabındaki ilk ilke olan sevgi haritasından bahseden satırları okuduğumda, bu temenninin gerçekleşebilme ihtimalini gördüm. Bugün dünyada çift terapisi denince akla ilk gelen isimlerden olan Gottman, duygusal zekâya sahip olan çiftleri, birbirini tanıma, eşinin geçmişi hakkında detaylı bilgiye sahip olma ve bu bilgileri yaşanmışlıklarla güncelleme konusunda daha başarılı buluyor. Ona göre sevgi haritası olmayan çiftler birbirini tam olarak tanımıyor. Gerçek anlamda tanışmayan bir çiftin arasında kaliteli bir sevginin varlığından da söz edilemiyor. Bu harita yoksunluğunun yol açtığı bilgisizlikle, evlilik sırasında yaşanan ani ve büyük değişimler, rotayı şaşırmaya sebep olabiliyor.

Beş Temel Sevgi Dili

İlişkimizin “Sevgi Haritası”nı çıkarırken Psikolog Gary Chapman’ın “Beş Sevgi Dili” teorisine de bakmakta fayda var. Chapman, sevgi dillerini, kullandığımız ana dillere benzetiyor. “Kendi sevgi diliniz ve eşinizin sevgi dili arasındaki benzerlik, Çince ile İngilizce arasındaki benzerlik gibi olabilir. Sevginizi ne kadar anlatsanız da eşiniz, sadece Çince biliyorsa birbirinize sevginizi asla anlatamayabilirsiniz.” diyen Chapman, yirmi yıllık evlilik danışmanlığı tecrübesinin neticesinde bu beş temel dile ulaşmış. Tabii bu dillerin kendi içinde farklı aksanları da var. Üstelik kadın ve erkek genellikle aynı sevgi dilini konuşmuyor; konuşsa da aynı aksana sahip değil. Kısacası, eşimizle gerçek bir iletişim kurmak istiyorsak hem kendi sevgi dilimizi hem de onunkini öğrenmek durumundayız!

Aşkı, sevgiyi ve ilişkiyi işteş kılmak istiyorsak sevgi depolarımızı karşılıklı olarak doldurmamız gerekiyor. Chapman, bu durumu uzun yola çıkan birinin aracının deposunu sürekli dolu tutmasına benzetiyor: Boş depo ile nasıl araba hareket etmezse, sevginin karşılıklı akışta olmadığı bir evliliğin de yürüyemeyeceğini ya da ancak ite kaka ilerleyebileceğini düşünüyor. Zira evlilikle ilgili tüm isteklerin temelinde kişinin eşi tarafından sevildiğini hissetme ihtiyacı yatıyor. Bu temel ihtiyaç sarsıldığında da geri kalan her şey sorgulanmaya başlıyor.

Sevgi deposu boş olan insanlar bırakın evliliklerini, bireysel potansiyellerini bile gerçekleştirmekte zorlanırlar. Tabi bunun için insanın önce kendisini sevmesi ve ilişkisinde, “Eşim beni daha çok sevsin.” diye değil, “Ben onu daha çok nasıl sevebilirim?” prensibince emek sarf etmesi gerekir.

Sevgi derken, “Herhâlde seviyoruz ki evlendik!” ya da “Sevmesem ne işim var yanında?” gibi klişe söylemlerle varlığı ispat edilmeye çalışılan tuhaf duygudan bahsetmiyoruz elbette! Ya da ayağımızı yerden kesen, gerçekçi ve akılcı yanlarımızı bir süreliğine beklemeye alan aşk da değil kastımız. Çünkü aşk, süresi ilişkinin formatına, tarafların özelliklerine bağlı olmakla birlikte “geçiciliği”, tartışmasız kabul edilen bir duygu. Elbette çok güzel ve özel. Hele evliliğin tohumlarının aşkla atılması çok anlamlı. Ama bu, Chapman’ın da dediği gibi evlilik romanının sadece girişi. Romanın asıl özü; mantıklı, akılcı, iradeli ve çaba gerektiren bir sevgi. Yani “Ben sana mecburum” ile başlayan duyguların, “Ben seni yürekten istiyorum.” şeklinde ortaya çıkabilecek hâle gelmesi. Bu, kolay olmamakla birlikte imkânsız da değil.

Her Dil Sevgiye Çıkar mı?
Sevgi haritaları, işin sadece ilk adımı. Karı-koca olmak sadece birbirini tanımak değil, birbirini ve ortaklaşa kurulan ilişkiyi sürdürmek de aynı zamanda! Hatta o haritaya daha önce keşfedilmemiş yeni yerler de ekleyebilmek.

İşe önce sevgi dillerini öğrenmekle başlamak gerek. Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili kitabında yer verdiği ilk dil “Onaylayıcı Kelimeler”. Mesleğini sözcüklerle inşa eden biri olarak diyebilirim ki kelimeler iletişimin anahtarı, kalbin tercümanı, aklın deşifresi adeta. Dile gelemeyen sevgi, sığ izlenimi verir karşısındakine. Nihayetinde yüreğimizin röntgenini çekmekten acizdir eşimiz. Söylemezsek bilemez. Hem bilinçli akıl duymak ister inanmak için. Onaylamamız gereken sadece sevgimizin varlığı değildir elbette. Aynı zamanda teşvik edilmek ister sevdiğimiz. Ona, kabiliyetlerine, potansiyeline inandığımızı bilmek ister. Tabii bu bilmenin iltifata da tabi olması gerekir. Tam da bu noktada John Gottman’ın evliliği mutlu sürdürmek için belirlediği ikinci ilke “Sevgi ve Hayranlığı Geliştirme” karşımıza çıkıyor. Çünkü sevgi haritaları, işin sadece ilk adımı. Karı-koca olmak sadece birbirini tanımak değil, birbirini ve ortaklaşa kurulan ilişkiyi sürdürmek de aynı zamanda. Hatta o haritaya daha önce keşfedilmemiş ya da unutulmuş yeni yerler de ekleyebilmek. Bunun için geçmiş mutlu günleri, sevgi dolu anları ve de eşimizin olumlu yanlarını hatırlamakla başlayabiliriz işe. Bu hatırlayış, evliliğin içinde bulunduğu sıkıntılı anlarda bir nefes, su kaynatmış motoru soğutup tekrar çalıştırabilmek için bir imkân oluşturuyor aynı zamanda. Ancak bu, Gottman’ın ifadesiyle husumetin, şiddetli bir kanser gibi metastaz yapıp çiftin olumlu anılarını yok etmemesi durumunda mümkün.

Kaliteli Zaman Nedir?
İlişkilerde önemli olan, “ben sana mecburum” ile başlayan duyguların “seni yürekten istiyorum” şekline evrilebilmesi. Bu, kolay olmamakla birlikte imkânsız da değil!

Peki, olumlu anıları hatırlamak, hatta onlara yenilerini eklemek nasıl gerçekleşebilir? Gottman’ın üçüncü ilkesi “Uzaklaşmak yerine yakınlaşmak” burada devreye giriyor. “Kaliteli zaman”, yakınlaşmayı sağlayan en başarılı formül elbette. Gary Chapman’ın da ikinci sevgi dili olarak nitelendirdiği “kaliteli zaman”, belli bir süre boyunca tüm dikkatimizi ve ilgimizi yanımızdaki kişiye vermemiz anlamına geliyor. Birlikte ne yaptığımız, aslında ikinci derecede öneme sahip. Bu, genellikle nişanlılık, yani aşkın yoğun ve sorumlulukların az olduğu dönemde çok daha fazla yaşadığımız bir olgu. Bu dönemde genelde çiftler birbirlerinin gözlerinin içine bakar, evlendikten sonra ise daha çok etrafa… Böylece aynı odada oturan, ama birbirini fark etmeyen; fiziksel olarak yakın fakat ruhen bir o kadar uzak hâle geliriz. Elimizdeki cep telefonu, izlediğimiz televizyon uzun süre odağımız olabilirken, yanı başımızdaki en kıymetlimiz gözlerinin içine bakarak dinlenmeyi hak etmez. Bu da “kaliteli zaman”ın olmazsa olmazı, “kaliteli sohbet”in katili olur. Çünkü kaliteli sohbet, anlamlı, karşılıklı anlayışa ve ilgiye dayalı konuşmadır. Nasıl “onaylayıcı kelimeler”de ne söylediğimiz önemli idiyse; burada da neyi, ne kadar duyduğumuz önem kazanır. Bu da etkin bir dinleyici olmayı ve eşimizi daha iyi anlama adına ona güçlü sorular sorabilmeyi gerektirir.

Kulağınızı Dört Açın!

Dinlemeyi öğrenmek en az yabancı bir dil öğrenmek kadar zor; ama huzurlu bir ilişki için de bir o kadar zorunlu diyen Chapman’dan etkin dinleme becerilerini geliştirmek için birkaç pratik öneri:

  • Eşiniz konuşurken onunla göz göze olmaya dikkat edin.
  • Eşinizi dinlerken başka bir şeyle ilgilenmeyin.
  • “Eşim şu an ne hissediyor?” sorusuna cevap bulmaya çalışın.
  • Beden dilini iyi gözlemleyin.
  • Konuşurken sözünü kesmeyin.

Dinlemek kadar doğru konuşmayı bilmek de önemli ilişkimizde. Gerçek iletişimi kurmak, kendisini doğru ifade etmeyi bildiği kadar karşısındakini anlayışla dinlemeyi de bilen insanlarla mümkün. Hep bir tarafın dinlediği, diğer tarafın konuştuğu evliliklerde başlarda bir uyum görülse de bir süre sonra huzursuzluk baş gösterebiliyor.

Elbette fıtratlarımız farklı. Bazılarımız karakteri gereği duygularını bastırmayı, hatta reddetmeyi tercih edebiliyor. Bu durumda muhatabımıza kalıyor bizim repliklerimizi yazma ve kafamızdaki baloncukları olası düşüncelerle doldurma işi. Bazen bu tahminler tutmuyor ve yanlış anlaşılabiliyoruz. Bazı durumlarda bu eşimizin sırtına taşımak zorunda olmadığı yükleri yüklememiz anlamına da gelebiliyor. Zira bizi deşifre etmek, zihnimizden geçenleri seslendirmek onun işi değil! Chapman, bu tip insanları “Ölü Deniz”; kimseyi bulamasa kendisiyle konuşacak karakterleri de “Şelale” olarak nitelendiriyor. Ancak “Ölü Deniz”in konuşmayı, “Şelale”nin de dinlemeyi öğrenmesi pekâlâ mümkün.

Sevginin Görsel Sembolleri

Yakınlaşmaya sebep olabilecek bir diğer sevgi dili de hediyeleşmek. Çünkü hediyeler sevginin görsel sembolleridir. Üstelik özel bir gün beklenmesi gerekmez hediyeleşmek için. Bazen eşiniz “Yanımda kalır mısın? Seninle vakit geçirmek istiyorum.” dediğinde bu teklifi kabul etmek bile yeterli olur. Sarf ettiğiniz güzel ve samimi sözler, dünyanın sekizinci harikasını getirip vermişsiniz duygusunu oluşturabilir sevdiğinizde.

Uzaklaşma yerine birbirlerine yakınlaşan eşler, ortak ilişki hesabına yatırım yaparlar. İşler zorlaştığında, stresli anlarda bu hesap, tampon işlevi görür ve çiftler en çatışmalı zamanlarda bile birbirlerine yönelik olumlu duygularını sürdürebilirler. Fakat bazen eşlerden biri yakınlaşırken diğeri uzaklaşma eğilimi gösterir ve bu durum, yakınlaşmayı tercih eden taraf için kırıcı olabilir. Gottman’a göre eşler çoğunlukla kötü niyetli değil, düşüncesizlik yüzünden birbirine sırt çevirirler: “Evlilik bir dans gibidir. Zaman zaman sevdiğinize doğru çekildiğinizi, zaman zaman da geri çekilip özerklik duygunuzu canlandırma gereğini hissedersiniz. Bu alanda normal ihtiyaçlar tayfı çok geniştir; bazı insanlar bağlanma, bazıları da bağımsızlık ihtiyacını daha fazla ve sık duyar. İnsanlar bu tayfın karşıt uçlarında yer alsalar bile -hislerinin nedenlerini anlayıp farklılıklarına saygı duyabildikleri sürece- evlilikleri yürüyebilir. Ancak bunu yapmazlarsa kırgınlıkların gelişmesi olasıdır.”

Kimin Sözü Geçecek Bu Evde?
Gottman: “Bir eş seçerken, kaçınılmaz olarak önünüzdeki on, yirmi ya da elli yıl boyunca konuşacağınız bir dizi çözümsüz sorunu da seçersiniz!”

Uzaklaşma talebinin bir sebebi de eşlerin birbirinin etkisi altında kalmaktan çekinmeleridir. Nihayetinde evliliği iki egonun bir araya gelip, “Kimin sözü geçecek bu evde?” mücadelesinin verildiği bir kurum gibi algılıyorsak, elbette eşimizden etkilenmek demek güç kaybı ve mağduriyete götüren süreci başlatıyor demektir. Önemli olan erkeklik elden gitmesin, kadınlığımıza zeval gelmesin olunca; ilişki denen zavallı ortada can çekişir durur. Yapayanlış bir hipnozun içinde kendimizi uyuştururuz!

“Kimi erkekler, dini inançlarının, evliliklerini ve dolayısıyla da eşlerini kontrol altına almalarını gerektirdiğini öne sürüyorlar. Oysa bildiğim kadarıyla, erkeğin kabadayı olması gerektiğini söyleyen bir din yoktur!” diyen Gottman’a göre yaşama ilişkin her türlü manevi görüş, eşini sevmek ve saymakla uyumlu. Yaptığı incelemelerde ulaştığı sonuç da oldukça çarpıcı: İktidarın paylaşılmaya direnildiği evliliklerin mutsuz bir biçimde devam etme olasılığı, direnilmeyen evliliklere göre daha fazla. Zira bu evliliklerde çiftlerin üzerindeki baskı azalıyor. Böylece uzlaşı sağlanabiliyor. Karşılıklı fikir ve hislere saygı duyulan bu ilişkilerde; çatışma anlarının can simidi “saf sevgi” kendisini muhafaza edebiliyor.

İnancımıza göre birbirimizin noksanını tamamlayıp, müfretten müsennaya, oradan yavrularımızla cemi hâline geçme gayesi taşıyan evlilik, nasıl olup da He-Man misali, “Güç bende artık!” naraları attığımız bir iktidar gösterisine dönüşüyor? Hâlbuki erkeklik-kadınlık elden gidiyor korkusunu bıraktığımızda yaşayacağımız özgürlük, hiçbir cinsiyetin bize kazandıramayacağı kadar geniş.

Eşimizin etkisini kabullenmek, eksikliklerimizin farkında olup öğrenmeye çalışmak; hasılı aynı takımın oyuncusu olmayı başarabilmek, eşimizle hiç çatışmayacağınız anlamına gelmez. Her evlilik, iki farklı kişiliğin, geçmiş birikiminin ve gelecek idealinin birleşmesi olduğuna göre çiftler arasında “mutlak uyum”un sağlanması neredeyse imkânsız!

İşin ilginç yanı, Gottman’a göre çiftler, dönüp dolaşıp aynı problemi tartışıyor. Hatta bu fikrini, şu ifadesiyle destekliyor: ‘’…Bir eş seçerken, kaçınılmaz olarak, önünüzdeki on, yirmi ya da elli yıl boyunca konuşacağınız bir dizi çözümsüz sorunu da seçersiniz.’’

Çatışma Çözücü Formüller

Dengesini yitirmiş evliliklerde, eşler sorunlarla baş etmek yerine, probleme kilitlenip kalır. Mesafe alamadıkları için de kendilerini daha incinmiş, hüsrana uğramış ve dışlanmış hisseder. İlişkiyi kaçınılmaz sona götüren bu durumdan korunmak için pratik bir liste belirlemiş Gottman:

1.Başlangıç Konuşması Yumuşak Olmalı

Sert başlayan bir tartışmanın sert bitmesi kaçınılmazdır. Yumuşak başlangıcın eleştiri ve aşağılamadan yoksun olması yeterli. Şah damarına girersek, çok kan akıtırız. Sertliğin panzehiri ise yazılışı basit, uygulaması hipnoz çözücü gerektiren bir emeği hak ediyor.

  • Yakının; ama suçlamayın.
  • Konuşma sırasında “sen”den çok “ben” ifadesini kullanın. Kendi düşüncelerinizi merkeze alın ve onlardan bahsedin.
  • Değerlendirme ya da yargılama yapmayın. Olan(lar)ı anlatın.
  • Açık olun. Eşinizin zihninizi okumasını beklemeyin.
  • Nazik olun; “lütfen”, “rica ederim” gibi kibar ifadeler kullanın.
  • Eşinizin geçmişte aldığı doğru kararları, yaptığı düzgün tercihleri takdir edin.
  • Meseleleri biriktirmeyin. Bekletmek veresiye defterini kabartır. Olanı olduğundan fazla hale getirir.
  • Bazı çatışmaları her şeye rağmen çözemeyebileceğinizi kabul edin.

2. Onarma Girişimlerinde Bulunmalı ve Olumlu Sinyalleri Kabul Etmeli

Tartışma yanlış adımla başladığında ya da kendinizi bitmek bilmeyen bir şikâyet döngüsüne kaptırdığınızda durmayı bilmek, evliliği bir felaketten kurtarabilir. Dengeli ilişkilerde, onarma girişimleri, muhatabını rahatlıkla bulur. Mutsuz evliliklerdeyse kulaklar genellikle tıkanmıştır. Bu durumlarda kulakları yıkatıp, onarma girişimlerine açmak gerekir.

3. Gergin Anlarda Fiziksel Durum Kontrol Edilmeli, Karşılıklı Yatışma Hedeflenmeli

Çatışma anlarında hissedilebilecek hem duygusal hem de fiziksel bunaltı, beraberinde haklı kızgınlık ya da masum mağduriyeti getirir. Bu arada bedeninizde değişimler olur. Kalbiniz hızlı atar, terler ve nefesinizi tutarsınız. Ve bir tartışma sırasında erkeğin bedeninin sakinleşmesi kadınınkine göre daha zordur. Fakat nabzımız dakikada yüzün üzerindeyse, ne kadar istesek de eşimizi duyamayız. Tartışmaya devam etmeden önce en az 20 dakikalık bir ara vermemiz gerekir.

4. Nasıl Uzlaşılacağı Öğrenilmeli

Sorunların tek tek çözümü bir uzlaşma yolu bulmaktan geçiyor. Zira haklılık, her zaman mutluluk getirmiyor. Karşımızdakinin söylediğini kabul etmek zorunda değiliz elbette! Ama bu onu, söylediklerini kabul etme olasılığımızı da göze alarak dinlememiz gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Diyelim ki arabanızı sürerken bir engelle karşılaştınız. Ya arabayı durdurup engelin kaldırılması için ısrar edersiniz; ya da etrafından dolaşıp yolunuza devam edersiniz. İlk yaklaşım, sizi zarara uğratırken; ikinci seçenek olan “kazanmak uğruna kabul etmek”, sizi eve ulaştırır.

5. Eşler Birbirlerinin Kusurlarına Karşı Daha Hoşgörülü Olmalı

“Keşke”lere takılmamak için “iyi ki”lere odaklanmak, hata görülen unsurların da bize olumlu bir şekilde geri dönüş yapmasını sağlar.

Hep Aynı Konuları Tartışıyoruz!

Çiftlerin sık çatıştığı ve genelde dış kaynaklı tetikleyici konular iş, kayın aile, para, ev işi, çocuklar ve mahrem hayat oluyor. Aslında her iki taraf da iyi niyetli, yapıcı ve sorumluluk sahibi olsa da eşlerin evlilikle başlayan duygusal görevden anladıkları ve bu görevlerin kime, ne kadar ait olduğuna dair düşünceleri farklı olduğu için, çatışma çıkabiliyor. Bu ortak sorunlarla baş edebilmenin de elbette bazı yöntemleri var:

  1. İş stresini mümkün olduğunca ilişkiye yansıtmamak gerek. Stresli bir günün sonunda, eşlerin birbiriyle etkileşime geçmeden önce; kendi kendine rahatlatıcı bir şeylerle 5-10 dakikalığına dahi olsa uğraşması, onları olası bir fırtınadan koruyabiliyor.
  2. Kayın ailelerle ilişkide erkeğin ya da kadının; barış elçisi ya da arabulucu durumunda kalması, işleri sadece daha da kötüleştiriyor. Gottman, bu noktada köprü kurma klişesini yıkıyor ve erkeğin ya da kadının, çatışma anlarında ebeveynlerine karşı eşinin yanında yer alması gerektiğini savunuyor. Ona göre eşler ortada değil, birbirinin yanında yer almalı. ‘Hangi aileye aitsin?’ sorusunun yanıtı net olmalı. Bir şekilde ailemiz, eşimize kötü davranırsa, onun sınırlarını aşarsa da bu durum asla hoş görülemez.
  3. Aile bütçesinin yönetiminde hedef, paranın temsil ettiği özgürlük ve gücü, yine onun simgelediği güvenle dengelemek. Bunun için öncelikle üzerinde iyi düşünülmüş bir aile bütçesi oluşturmak gerek. Gelecek planlarını hep tek taraf yaparsa ortak bir gelecek planından da söz edilemez.
  4. Mahrem hayattaki problemlerin çözümünde iki tarafın da birbirleriyle açık iletişim kurmaları, istek ve hayallerini birlikte konuşabilmeleri, rahatsız oldukları hususları şahsileştirme ve kompleks moduna geçmeden çözebilmeleri gerekiyor. Kaliteli zaman geçirme, birlikteliği bedensel ihtiyaç veya görevden ziyade ruhsal bir tatmin noktasına taşımak, karşılıklı soğukluk ve değersizlik hissi oluşmasının önüne geçiyor. Doğru kaynaklardan beslenmek, kulaktan dolma verilerle hareket etmemek de oldukça önemli.
  5. Ev işleri söz konusu olduğunda yapılacak şey adaletli olmak ve her ne yaparsak yapalım, bu yuvanın bir ekip çalışması olduğunu hayatımızın her anına yansıtmak. Adalet, eşitliktir yanılsamasından uzakta, hiç kimsenin kendini mağdur hissetmediği bir ilişki formu oluşturmak. Herkes çalışma şartları, sağlık koşulları, maddi imkanlarına uyan bir formül üretebilir elbette. Önemli olan kimsenin alkış beklemeden, yaptıklarını lütufmuş gibi başa kakmadığı, herkesin hatırlatmaksızın sorumluluklarını sahiplendiği ve birbirini takdir ettiği bir sistem.
  6. Ve çocuklar… Gottman’a göre bir bebek, evlilikte sismik değişiklikler yaratır. Çiftlerin çocuklar söz konusu olduğunda da ekip ruhunu taşımayı unutmamaları, bebek bakımına babayı özgürce dahil etmeleri, baba ve çocuğun oyun arkadaşı olmasını sağlamaları, karı-koca yalnız vakit geçirmeye özen göstermeleri, birbirlerinin ihtiyaçlarına ve ebeveynlik rolünde bocalamalarına hoşgörülü yaklaşmaları gerekiyor.
Kilidi Açan Hayaller

Tüm bu bakış açılarına sahip olmaya gayret etsek bile zaman zaman kilitlenmeler yaşayabiliriz. Kilitlenme, hayatımızda ele alınmayan ya da saygı gösterilmeyen hayallerimiz olduğunun göstergesidir. Eşimiz bu hayallere saygı göstermiyorsa; ya kazananı olmayan bir meydan savaşına girilir ya da sorun görmezlikten gelinip daha sağlıksız ortamlarda patlayarak kendini gösterir. Mutlu evliliklerde eşler, karşı tarafın hayalinden vazgeçmesi için ısrar etmez; aksine ortak anlam arayışlarına bu hayalleri de ortak eder, gerektiğinde birlikte yol alırlar.

Karşılıklı hayallerin konuşulabildiği ve en azından bir kısmının gerçekleştirilebildiği evliliklerde; ortak anlam oluşturmak biraz daha kolaylaşır. Gottman’a göre aslında her çift kendi mikro kültürünü yaratır. Diğer kültürler gibi, bu küçük birimlerin de adetleri, ritüelleri, mitosları, yani karı-kocanın kendilerine ait bir öyküleri vardır. Bu kültür, her ikisinin de ortak imzasını, hayallerini taşır ve hayat yolculuğunda kendileri gibi değişim gösterir.

Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi; mutluluk uzansak dokunacak kadar yakın aslında. Yeter ki kendimizin de eşimizin de Allah’ın kıymet verip yarattığı değerli bir şahsiyet olduğunu kabullenelim. Gary Chapman, Hıristiyanlık perspektifinde evliliği anlattığı The Marriage You’ve Always Wanted kitabında, bu kul-eş anlayışına çok güzel bir örnek sunuyor ve birkaç tavsiyede bulunuyor. Chapman’a göre öncelikle evliliğimizin yeteri kadar iyi gitmediğini kabullenmeliyiz. Ardından eşimizi suçlamayı bırakıp kendi hatalarımıza odaklanmalıyız. Fark ettiğimiz hatalar için öncelikle Rabbimizden özür dilemeli ve af talep etmeliyiz. Sonra eşimizden özür dilemeli ve hatamızı telafi etmeliyiz. En önemlisiyse, bu hatayı tekrar etmemek için davranışsal bir değişime gitmeliyiz.

Chapman’ın bu anlattıklarının bizim evlilik anlayışımızla da örtüştüğü muhakkak. Eşlerin birbirlerini, ama her şeyden önce kendilerini, Allah’ın bir ayeti olarak kabul ettiği hangi evlilikte sevgisizlikten, saygısızlıktan ve değersizlikten bahsedilebilir ki? Dahası hangimiz eşinden helallik almadan girebilir cennete?

Cennet ucuz değil; emek ister vesselam.

Çatışma Anında Unutulmaması Gerekenler

Eşinizin kişiliğini kabul ettiğinizi ona iletmek. İnsan doğası, bir kişinin sizi anladığını hissetmedikçe, onu anlayıp dinlemeyi olanaksız kılar.

  • İnsan temelde hem kendisi hem eşi tarafından sevildiğini ve olduğu gibi kabul edildiğini hissederse değişebilir. Aksi takdirde kendini koruma altına alır.
  • Tartışmanın haklısı yoktur. Mutlak ve tek gerçeklik değil, iki öznel gerçeklik vardır.
  • Kin gütmek çok kolaydır ama kırgınlık ağır bir yüktür. Birbirini affetmek ve eski kırgınlıkları unutmak gerekir.
Sonun Habercileri: Mahşerin Dört Atlısı

John Gottman, ilişkileri bitiren temel problemleri “Mahşerin Dört Atlısı” başlığı altında topluyor.

Eleştiri: Birlikte yaşarken eşlerin kimi zaman yakınmaları son derece normal. Çünkü yakınma sadece eşinizin başarısız olduğu bir eyleme yöneliktir. Fakat eleştiri daha geneldir; eşinizin karakterine ya da kişiliğine yönelik bazı olumsuz sözleri de işin içine katar.

Hor Görme: Dört atlının en kötüsü olan hor görme, tiksinmeyi ima ettiği için ilişkiyi zehirler. Uzlaşma yerine daha çok çatışmaya yol açar. İğneleme, kuşkuculuk, sıfat yakıştırma, küçümseme, alay etme ve kara mizah hor görme davranışlarıdır.

Kendini Savunma: Alttan alta karşı tarafı suçlama içerir. Karşı tarafa verilen asıl mesaj “Sorun bende değil, sende!”dir.

Araya Duvar Örme: İki kişi arasında geçen bir konuşmada, dinleyen karşı tarafa sesli ya da görsel bir geri bildirimle onu dinlediği izlenimini verir. Duvar ören birinde bu bildirimler yoktur. Genelde insanlar eşlerinin olumsuz davranışları sebebiyle içlerinde oluşan taşma hissi sebebiyle duvar örerler.

Haber bültenine abone olun.

En son haberler, teklifler ve özel duyurulardan haberdar olmak için.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın

Bu hafta en çok okunanlar