
Yazan: Nilüfer Erdem
Bir elbise giyerken bedenimizle dış dünya arasına bir mesafe koyarız. Dünyanın soğuğu, sıcağı veya rüzgârıyla ilk teması tenimiz değil, kıyafetlerimiz kurar. İhtiyacımıza göre onları değiştirir, kalınlaştırır ya da inceltiriz. Düğmelerini ilikler ya da açık bırakırız. Böylece hem dış etkenlerden korunur hem de dünyaya ne kadar temas edeceğimizi belirlemiş oluruz.
Sınırlar da ruhumuza giydirdiğimiz elbiselerdir. Dış dünyayla aramıza bir katman koyar ama onunla bağımızı bütünüyle kesmez; yalnızca neyin bize ne kadar yaklaşabileceğini tayin eder. Ne var ki bazen ruhsal incinmeler bu katmanı kalınlaştırır. Bizi koruyan o ince elbise zamanla ağır bir zırha, zırh ise aşılmaz bir duvara dönüşebilir.
Bugün birileri hayatlarına kalın duvarlar örüyor ya da insanlarla aralarına aşılmaz mesafeler koyuyorsa bu her zaman kibrin yahut bencilliğin bir tezahürü değildir. Çoğu zaman bu duvarlar geçmişte fazla açık bırakılan kapılardan sızan derin kırgınlıkların ardından inşa edilir. Hiçe sayılan, sınır çizemediği için kendi sesini kaybeden bir insanın savunmaya geçmesi son derece fıtridir. Bu yüzden insanın sınır koyma çabasının hakkını şefkatle teslim etmek gerekir.
Sığınak Ne Zaman Zindana Dönüşür?
İnsanın bir zamanlar kendini korumak adına inşa ettiği her sığınak, zamanla içinden çıkamadığı bir zindana dönüşme tehlikesi taşır. Dışarıdaki dondurucu soğuktan kaçmak için sımsıkı kapattığımız o kapı içeriyi sıcak tutar tutmasına, fakat onu hiç aralamazsak dışarıda uyanan baharı görmemize de mâni olur.
Günümüzde bu içe kapanmayı bize makul, hatta zaruri gösteren popüler bir dil var. Bizi her türlü rahatsızlıktan korumayı vadeden bu söylem farkında olmadan ilişkilerimizi ve yaşam alanımızı daraltıyor. Her insani bağı yalnızca “Bana iyi geliyor mu?” sorusunun süzgecinden geçirdiğimizde kendi benliğimizin etrafında dönen kapalı bir hücreye hapsoluyoruz. Oysa hayat hiç incinmediğimiz steril bir fanus değildir; bazen sürtünerek, bazen yaralanarak ama her şeye rağmen bağ kurarak yaşanır.
Hayat, Nefes Alıp Vermektir
Kendimizi korumakla hayattan kopmamak arasındaki o ince dengeyi nasıl kuracağız?
Bunun cevabı her an yaptığımız ama çoğu zaman fark etmediğimiz bir eylemde gizli: nefes almak. Nefes almak yalnızca havayı içimize çekmekten ibaret değildir. Bizi hayatta tutan şey nefesi içeri alabilmek kadar onu geri verebilme becerimizdir.
Havanın kirli ve boğucu olduğu bir sokakta yürüdüğünüzü hayal edin. Zehri içinize çekmemek adına nefesinizi tutmaya çalıştığınızda çok geçmeden göğsünüz daralır, ciğerleriniz sıkışır ve boğulacak gibi olursunuz. Çelişki işte tam da buradadır: Kendimizi korumak için nefesimizi tutarken bizi yaşatan doğal akışı da kesmiş oluruz.
İnsan ilişkileri de böyledir. Hayat yalnızca bize . . .



