
Hiç kimse bir salı akşamüstü boşanmamalı.
Kadın konuşmak istedi, içindeki bütün odaları açarak. Adam “Hımm…” dedi, dağa vurmuş bir sesle: Uzak, yorgun, eksik… Doğmadan yorulmuştu konuşmaktan, susmak için büyümüştü. Kadın da sustu; adı haritada küçücük yazılan kasabalar gibi. Yol üstü olmayan, ama yine de var olan. Gerisi tanıdıktı… Bir ev düştü nüfustan. Belki çocuklu bir takvim yaprağı…
Bazı evler, tek heceyle yıkılır. Kurşun yemiş gibi. Oysa boşanmalar çoğu zaman bir günde olmaz; bir günde görünür hâle gelir sadece. İki ıslak imzada, iki ayrı anahtarda kendini ele verir. Asıl ayrılıksa, o büyük saat durmadan çok daha önce, sessiz odalarda başlar. Birinin sözünün yarım dinlendiği bir akşamda belki. “Şimdi sırası mı?” diyen o iktidar dilinde. Ertelenmiş bir özürde.
İnsan sevdiğine bir anda yabancılaşmıyor. Azar azar, damla damla kuruyor içindeki deniz. Önce cümleleri kısalıyor, sonra o geniş gökyüzü çekiliyor dudaklarından. Bir zamanlar saatlerce konuşan iki insan, aynı evin içinde birbirine evrak imzalatan telgraf memurlarına dönüşüyor: “Yemek hazır.”, “Çocuğu aldın mı?”, “Kapıya baksana!”
Ve garip olan şu: Çoğu ev, büyük muharebelerden değil, küçük ihmallerden yoruluyor. Bir “nasılsın”ın uzun eksikliğinden. Ters basılmış bir kelimeden. Bazen de yalnızca bir “hımm”dan…
Biz erkekler tuhaf yaratıklarız. Sevdiğimiz insanın kırıldığını, ince dikiş yerlerinden söküldüğünü görürüz de bir türlü dilimiz dönmez. Üzüntümüzü belli etmek isteriz; ama elimiz ayağımız birbirine dolaşır. Çoğu zaman sevgisizlikten değil, kelimesizlikten susarız.
Bize öğretilen şey, duygunun mor sokaklarında kaybolmak değildir zaten. Konuşmak değildir. Güçlü ol! Dik dur! Belli etme. Çöz! Bu yüzden pek çok erkek, eşi bir şey anlattığında kendini mahkeme kürsüsündeymiş gibi hisseder. Dinlemek yerine, soğuk reçeteler, kestirme hükümler üretmeye başlar: “Şunu yaparsan geçer.”, “Ben senin yerinde olsam…”
Bir şeyi, o büyük saatler tükendikten sonra öğreniyoruz: Eşlerimiz bizden kanun hükmünde kararnameler istemiyor, bir tamirat kılavuzu istemiyor. Haklı çıkmayı, soğuk zaferleri de… Görülmek istiyorlar. Duyulmak. Delicesine sevilmek… Meçhul uykularda hıçkıra hıçkıra susabilecekleri bir kalp istiyorlar.
Hiç kimse bir salı akşamüstü boşanmamalı… Biliyorum, bu çoğu zaman imkânsız bir temenni. Çünkü ayrılıklar, istesek de istemesek de kapıya dayanıyor.
Ama kim bilir, belki de şu mümkündür: Bir ev yıkılmadan önce durmak… Bir “hımm”ın ardındaki o derin, o kuyulu yorgunluğu anlamaya çalışmak… Bir suskunluğun içine saklanmış intihara meyilli o yardım çığlığını işitmek…
Bazı evler tek heceyle yıkılıyor, evet. Katran karası bir boşluk kalıyor geriye, evet. Ama bazı evler de o büyük saatleri geriye alan, o sisli limanlara güneşi getiren tek bir cümleyle yeniden kuruluyor:
“Anlat bir tanem; bütün ruhumu kuşandım, seni dinliyorum.”

















