
Diyalog; sürekli konuşmak, bir şeyler anlatma telaşına kapılmak ya da sürekli bir mesaj verme gayreti taşımak değildir. Aksine; konuşmaktan çok dinlemek, anlatmaktan ziyade anlamaya çalışmak ve öğretmekten önce öğrenmeye niyetlenmektir. Karşımızdakini tanımak, onu gerçekten bilmeye gayret etmek; ondan öğrenebilmek ve istifade edebilmektir. Gerçek bir diyalog, muhatabımızın cümlesi biter bitmez vereceğimiz cevabı zihnimizde kurgulamak değil; o sessizlik anında muhatabımızın ruhunu okuyabilme nezaketidir.
Bu yönüyle diyalog doğaldır, keyiflidir. Zoraki değildir; kendiliğinden gelişir. Eğer diyalog kurarken huzursuz oluyor, sürekli bir şeyleri düzeltme veya yönlendirme ihtiyacı hissediyorsak, muhtemelen diyalog kurmuyoruzdur. Çünkü diyalog, karşımızdakini değiştirme çabası değil; öncelikle kendi iç dünyamızı gözden geçirme cesaretidir.
Aynayı Kendine Tutma Cesareti
Zaman zaman, sahip olduğumuz kesinliklerin verdiği özgüvenle kendi inancımızı paylaşmayan kimselere “hakikati bulamamış, dünyasını ve ahiretini kaybetmiş insanlar” nazarıyla bakabiliyoruz. Hatta bunu çoğu zaman fark etmeden, içten içe bir “acıma” duygusuyla yapıyoruz. Oysa acımak, muhatabını bir mağdur; şefkat ise bir yoldaş olarak görmektir. Diyalog, acımanın getirdiği o mesafeli merhameti, şefkatin getirdiği samimi kabulle değiştirmektir.
Böyle anlarda bazen kendimizi, “hakikatin yegâne temsilcisi” olarak konumlandırabiliyoruz. İşte tam bu noktada mesafe açılıyor. Çünkü bu bakış açısı bizi “yukarıya”, muhatabımızı ise “aşağıya” yerleştiriyor.
Hâlbuki onlar da kendi inançlarını hakikat olarak görürler. Bizim içimizdeki kesinlik, onların dünyasında da mevcuttur. Esas olan, bu kesinlikleri yarıştırmak değil; üstten bakıp el uzatmak yerine yan yana durabilmektir.
Hakikat Tekeline Son Vermek
Diyalogda temel adap, karşımızdakini kendimiz gibi görmektir. Biz kendi değerlerimizi ne kadar kıymetli buluyorsak muhatabımızın da kendi değerlerini aynı ölçüde aziz bildiğini kabul etmeliyiz. Cami bizim için neyse kilise de muhatabımız için odur. Hilal bizim için ne ifade ediyorsa haç da onun için aynı anlamı taşır.Bu dengeyi kuramadığımızda, farkında olmadan bir “üstünlük dili” üretiriz. Sözlerimiz yumuşak olsa bile alt metin sertleşir: “Mutlak doğru bizde; siz kurtarılmayı bekliyorsunuz.”
Oysa bugün, sadece kendi doğrularımızın yankılandığı o görünmez duvarları yıkıp “ötekinin” penceresinden bakabilmek, her zamankinden daha hayati bir ihtiyaç. Bu yüzden diyaloğu; bir hiyerarşi basamağı olarak değil, karşılıklı saygı ve eşitlik zemininde bir buluşma noktası olarak konumlandırmak zorundayız.
Suskunluk Misafirperverliği
İnsanlarla tanışmak için acele edin; ama bir şeyler anlatma aceleciliğine girmeyin.” tavsiyesi bu açıdan çok kıymetli. Bedîüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle bu; akla kapı açmak ama ihtiyarı elden almamaktır.
Bazen bu dengeyi kaçırıyor; tanışmanın hemen ardından “dönüştürmeye” çalışıyoruz. Güven kurulmadan söylenen hiçbir sözün, yankı bulmayacağını unutuyoruz.
Şöyle düşünün: Başka bir ülkeden gelen bir grubun mahallenizde bir kültür merkezi açtığını ve her tanışmada konuyu inançlarına getirerek size kitaplar hediye ettiğini hayal edin. Ne hissederdiniz?
Diyalog; farklılıklarımıza rağmen birlikte huzur içinde yaşayabilmektir. Bu da ancak ilişkiyi zamana yayıp, kendi önyargılarımızı kapının eşiğinde bıraktığımız bir “suskunluk misafirperverliği” ile mümkündür. Öyleyse gelin acele etmeyelim; güven inşa edelim.
Bir Diyalog Hikâyesi
Baran Bey, göç ettiği yabancı toprakların sadece dilini değil, ruhunu da öğrenmek istiyordu. Yerel dostlar edindi; haftanın belirli günlerinde bir araya gelip bazen yağmurdan, bazen ekmeğin kokusundan, bazen de gündelik telaşlardan konuşarak pratik yapıyorlardı. Zamanla bu sohbetler, kapıların birbirine ardına kadar açıldığı sıcak ev ziyaretlerine dönüştü.
Bu samimiyetin verdiği huzurla, Baran Bey bir gün inancını ve değerlerini de bu sofraya dahil etmek istedi. Güzel bir pazar sabahı dostlarını kahvaltıya davet etti ve onlara birer hediye sundu: Kendi dillerine tercüme edilmiş, ruh dünyasını şekillendiren kıymetli kitaplar…
Misafirleri kitapları ellerine aldılar, sayfalarına baktılar. Ancak o an, odadaki o görünmez sıcaklık yerini ince bir serinliğe bıraktı. Gülümsemelerin ardına saklanan bir mesafe peydah oldu. Hediyelerini zarifçe geri çevirdiler: “Şu an için okuma planımız dolu görünüyor. İleride ihtiyaç duyarsak mutlaka isteriz. Teşekkürler!”
O an, kurulması yıllar süren o narin köprüde görünmez bir çatlak oluşmuştu. Baran Bey, en saf niyetiyle bir kapı açmak isterken henüz hazır olunmayan bir eşiği zorlamıştı. O gün anladı ki; gönül kapıları anahtarla değil, zamanla demlenen o sarsılmaz güvenle açılırdı.



















