
Ziller çaldı mı? Okullar, sıralar doldu mu? Teneffüsler oldu mu? Sevinçler bahçeleri sardı mı ışıl ışıl? Sevgiler geldi mi? Güldü mü gözleri çocukların?
Gülsün yüzler. Benim ağıdım başka. Benim ağrım, benim sızım; eşim, oğlum, kızım. Gidiyorum. Bölündük parça parça. Nasıl da yorgun, nasıl da yalnızım.
Penceremde çiçekler. Dışarda rüzgârlı gökyüzü. İçimde özlem. Bir evim, bir küçük dünyam vardı benim. Hani, nerede ailem? Kalsın geride dünya; yoruldum. Gidiyorum işte. Bitsin elem.
Dinle, diyor bir ses, bir şarkı. “Figan sevdasıdır deli bülbülün
Bülbüle tuzaklar kurulur mu hiç?” Tuzaklar kuruldu. Sevda vuruldu. Kalbim kırıldı. Lakin avcılar, zalim avcılar, onlar yanıldı. “Bülbüller zincire vurulur mu hiç?”
Dinle, diyor bir şiir. Dinliyorum. “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık / Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık” diyor, biliyorum. “Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan / Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan / Bizim diyar olarak kaldı ta kıyamete dek.”
Anne, diyor kızım, gülümseyerek. “Vatanda korkulu rüya içindeyiz, gerçek / Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek” Babam gelecek. Abimin başucuna çiçekler koyacağız birlikte. Sımsıcak olacak yuvamız. Güleceğiz belki de.
Gidiyorum. Mevsim kış. Kar yağmış. Dağları, tepeleri kefen gibi bürümüş kar bembeyaz. Çiçekler, kuşlar başka diyara göçmüş. Yasaktır; yazların adı anılmaz. Şimdi soğuktur her yer. Üşüyoruz durmadan. Şimdi kıştır. Şimdi ayaz.
“Zil çalacak, ziller çalacak benim için, / Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün; / Ta içimden birisi koşacak ardınızdan… / Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.”



















