
Kendi hâlinde, sakin bir çocuktu; fark edemediğim için yaşadığım pişmanlık içimi yakıyor, diyor on sekiz yaşındaki oğlunu uyuşturucudan kaybeden Mehmet Bey. Birkaç yıl önce Amerika’ya geldiklerinde henüz küçük bir çocuk olan Burak, inançlı bir ailede, mutlu bir çocuk olarak büyümüş, gençliğe adım atmıştı. Amerika’da yeni bir hayat kurmaksa kolay değildi. Mehmet Bey gündüz bir işte çalışıyor, gece taksi şoförlüğü yapıyordu. Eşi de ev ekonomisine katkıda bulunmak için çabalıyordu. Oğulları ise kendi hâlinde, ev ile okul arasında bir hayat sürüyordu. Günler geçiyor, hayat bir şekilde devam ediyordu. Ta ki bir gün aldıkları telefonla dünyaları başlarına yıkılana kadar… Biricik oğulları aşırı dozdan hayatını kaybetmişti.
“Bu noktaya gelene kadar oğlumuzun durumunu nasıl fark edemediğimizi bilmiyorum.” diyor gözyaşları içinde Mehmet Bey ve kendisi gibi anne babaları “Asla bizde olmaz demeyin!” diye uyarıyor.
Burak’ın trajedisi bireysel bir kayıp gibi görünse de araştırmalar bunun toplum çapında daha yaygın bir sorun olduğunu gösteriyor. Nitekim çeşitli anketler, Müslüman toplumlarda bağımlılığın sanılandan çok daha fazla kişiyi etkilediğini ortaya koyuyor. Topluluk içinde pek çok kişinin geçmişte ya da hâlâ bağımlılıkla mücadele eden birini tanıması; gençler arasında madde deneme oranlarının düşündüğümüzden yüksek olması ve dinî pratiğin güçlü koruyucu etkisine rağmen, bağımlılık riskinin tamamen sıfırlanmadığını gösteren bulgular, ailelerin gerçeklikle yüzleşmesini zorlaştırabiliyor. Bu da hem belirtilerin gözden kaçmasına hem de sorun ortaya çıktığında utanç ve korku nedeniyle sessizliğe bürünülmesine yol açabiliyor. Dolayısıyla bağımlılık, yalnızca gençleri değil, aileleri de etkileyen; bilgi, farkındalık ve profesyonel destek gerektiren çok katmanlı bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan Kendinden Nasıl Vazgeçer?
“Her şey sadece birkaç saatliğine de olsa kendim olmamak içindi.” Bu sözler, yıllarca eroin bağımlısı olup daha sonra tedavi görerek iyileşen Rolling Stones müzik grubunun gitaristi Keith Richards’a ait. Richards, otobiyografi kitabında onu bağımlılığa iten sebebi “unutma çabası” olarak nitelendiriyor. Peki, bir insan nasıl olur da kendisi olmamak için hayatından, sevdiklerinden, sahip olduklarından, hatta bizzat kendisinden vazgeçecek hâle gelir? İnsan neyi ve neden bu kadar unutmak ister?
Psikolog Dr. Gabor Maté, bağımlılığı bir “painkiller” (ağrı kesici) olarak nitelendiriyor. Bağımlılık uzmanı olan Maté, Kuzey Amerika’da madde bağımlılığının en yoğun görüldüğü yerlerden biri olan Kanada’nın Vancouver kentindeki ruh sağlığı çalışmalarıyla tanınıyor. Aynı zamanda kitapları çok satan, dünyaca ünlü bir yazar. Ona göre çocukluğunda yeteri kadar sevgi ve ilgi göremeyen, hatta bir şekilde fiziksel ya da ruhsal alan ihlaline uğrayan insanlar, içlerindeki boşluğu doldurmak için farklı bağımlılıklar ediniyor.
Haz Ve Acının Yakın İlişkisi
Bazı bağımlılıklar, madde bağımlılığında olduğu gibi dışarıdan saklanamayacak ve hem fiziksel hem de ruhsal tahribata yol açacak şekilde ortaya çıkıyor. Bazıları ise alışveriş, teknoloji, güç gibi fiziksel ve maddesel değil; daha çok davranışsal ve ruhsal alanlarda yoğunlaşıyor. Ama her hâlükârda bağımlılık, ilk etapta acıyı bastırmak ya da ondan kaçmak için başvurulan geçici ve çabuk bir hazzın peşine düşmekle başlıyor. Bu haz bittiğinde, asıl acıya xxxxxx bir de hazzın yokluğundan doğan acı ekleniyor ve böylece kısır döngü sürüp gidiyor. Her seferinde acı da, dolayısıyla onu bastırmak için ihtiyaç duyulan haz da artıyor.
Stanford Üniversitesi’nde bağımlılık alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve Dopamin Toplumu kitabının yazarı Dr. Anna Lembke, bağımlılığı beynin nörokimyasal sisteminde dengesizlik oluşturan bir hastalık olarak nitelendiriyor. Lembke, haz ve acının birbirine çok yakın bir ilişki içinde olduğuna vurgu yapıyor. Ona göre geçtiğimiz yüzyıldaki en dikkat çekici nörobilimsel bulgulardan biri, beynin haz ve acıyı aynı bölgede işlediğinin keşfedilmesi. Yani haz ve acı, bir terazinin zıt tarafları gibi çalışıyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle, “zevâl-i lezzet, zevâl-i elemi doğuruyor” ve bir dirhem lezzet için maalesef bir batman acı çekiliyor.
Dopamini Dışarıda Aramak
Bilim insanları, bir şeyin kişi için bağımlılık oluşturup oluşturmadığını belirlemek amacıyla dopamini ölçüt olarak kullanıyor. Zira dopamin bir teşvik ve motivasyon kimyasalı. Heyecanlandığımız, canlı, enerjik ve meraklı olduğumuz her an ortaya çıkıyor. Doğru kaynaklardan bu motivasyonu kazanamayan insanlar, ihtiyaçlarını zararlı yöntemlerle elde etme yoluna gidebiliyor.
Lembke, akıllı telefonların dopamin algımızı değiştirdiğini düşünüyor: “Akıllı telefon, günümüzün hipodermik iğnesidir ve kablolu bir nesil için 7/24 dijital dopamin sağlar.” Diğer bir deyişle bu cihazlar bilinçsiz kullanıldıklarında, ihtiyacımız olan haz düzeyini artırıp genel anlamda daha zor tatmin olan insanların ortaya çıkmasını sağlıyor. Bağımlılıksa dopamin dengesinin çöküşü anlamına geliyor.
Gabor Maté, dopamin yokluğunun yaşama dair motivasyon yokluğu demek olduğunu, bu sebeple de bir bağımlının kullandığı maddeyle aslında beynine bu motivasyonu salgılatmaya çalıştığını ifade ediyor. Ona göre morfin ya da endorfinlerin yaptığı bir diğer şey de sevgi ve ebeveyne bağlanma deneyimini mümkün kılmak. Hatta Maté’nin bir hastası terapi seanslarından birinde, “Eroini ilk kullandığımda, sanki bir annenin bebeğini kucaklaması gibi sıcak ve yumuşak bir kucaklama hissettim.” diyor.
Sevgi eksikliğinin, bağımlılığa götüren en temel sebeplerden biri oluşunun bir örneği de 17 yaşındaki metamfetamin bağımlısı Gül. O, aile boşluğu, arkadaş çevresi ve kolay erişim üçgeninin bu konuda nasıl etkili olabileceğini ortaya koyan bir hikâyeye sahip. Hasta bir baba ve onunla ilgilenmek zorunda kalan bir anne ile büyüyor Gül. Yakın arkadaşının gizli gizli kullandığı maddeleri, kendisini suçlayan annesiyle kavga ettiği bir gün o da deniyor. Sonrasında madde kullanımı devam ediyor. Zaten yaşadığı çevre de bu maddenin hem kullanımı hem de satışıyla meşhur olunca, eşi de hâliyle bir “torbacı” oluyor.
İki bağımlının oluşturduğu zorlu bir evlilik sürecinin bitmesinin ardından tedavi görmeye başlıyor. “Biz çok güçlü varlıklarız gerçekten. Ve bu herkesin başına gelebilir, herkes bağımlı olabilir.” diyen Gül, kendisi gibi bağımlılara öncelikle yardım almaktan korkmamalarını tavsiye ediyor: “Bataklığın içinde çaresizce kurtulmayı, bir Superman’in ya da herhangi bir elin gelip çekmesini beklemesinler. Kendilerinin kahramanı kendileri olsunlar. Kendimizi ancak kendimiz ikna edebiliriz.”
“Ölmekten Değil Yaşamaktan Korkuyorum!”
Gabor Maté, bağımlı hastalarının birçoğunun ölmekten değil, yaşamaktan korktuğunu söylüyor: “Eğer bir doktorun başarısı kaç hasta kurtardığıyla ölçülüyorsa ben çok başarısızım. Çünkü benim hastalarımın çoğu genç yaşta hayatını kaybediyor.” diyor. Zira bağımlılar zamanla maddi varlıklarını, bedensel sağlıklarını, güzelliklerini, konumlarını, ailelerini, kısacası her şeylerini kaybedebilecek hâle gelebiliyor. Peki ne oluyor da bir insan, bunca kayba rağmen bağımlısı olduğu şeyden bir türlü vazgeçemiyor? Bu bağımlılıktan başka türlü sahip olamayacağı ne elde ediyor?
Bağımlıların görece menfaatleri, geçici de olsa acıdan kurtulma, huzur, kontrol ve sakinlik hissinden oluşuyor. Kendine ya da başkalarına zarar vermesine rağmen, bir maddenin veya davranışın sürekli ve zorlayıcı bir şekilde tüketilmesi “bağımlılık” olarak tanımlanıyor. Bu durum, kişinin sadece çevresinden değil, aynı zamanda kendinden de kaçtığı zamanlarda ortaya çıkabiliyor. Kendi gerçekliğimizden, problemlerimizden, dahası duygularımızdan kaçırmaya çalıştığımız her şey, bizde bağımlılık oluşturma potansiyeli taşır. Özellikle bu durum bir hobi, zevk, hatta iş ya da aile gibi normal ve masum görünümlü alanlarda ortaya çıkıyorsa, onun bağımlılık olduğunu fark etme ihtimalimiz daha da azalıyor.
Evet, uyuşturucu bağımlılığı var; ama aynı zamanda alkol, sigara, kumar, tüketim, şehvet, alışveriş, iş ve ekran bağımlılığı gibi pek çok farklı bağımlılık türü de var.
Aileyi yıkan çoğu felaket, “Bizim çocuğumuz yapmaz.” cümlesinin arkasından gelir. Bağımlılık en çok, kendini güvende sanan evleri sever. Uyanmadığımız her dakika, bedeli ağır bir ihmale dönüşebilir.

Bağımlılık Nasıl Anlaşılır?
Klinik Psikolog Ece Kutsal, bağımlılık özelliklerini; tolerans geliştirme, aşerme, yoksunluk çekme, zararı fark edilmesine rağmen devam etme ve başarısız bırakma çabalarının var olması şeklinde sıralıyor. Tolerans geliştirmeyi; haz eşiğinin artması, kişinin gittikçe daha zor dopamin salgılayacak hâle gelmesi olarak özetleyebiliriz. Sigara, alkol, eroin gibi madde kullanımında dozların giderek artmasının altında yatan sebep de bu tolerans gelişimidir. Aşerme ise bağımlı olunan madde ya da eyleme duyulan aşırı arzu ve isteği temsil ediyor. Bu istek karşılanmazsa iziksel ya da ruhsal yoksunluk belirtileri ortaya çıkıyor. Bazı maddelerde daha çok fiziksel yoksunluk belirtileri görülürken, bazılarında ise bu durum ruhsal çöküntü, demotivasyon sendromu olarak ortaya çıkıyor. Hazzın acıya dönüştüğü bu noktada, bağımlılığın zararları fark edilse bile profesyonel ve ciddi bir yardım alınmadığında durum genellikle bırakma girişimlerinin başarısız olmasıyla sonuçlanıyor. Her başarısız bırakma eylemi de kişiyi ne yazık ki daha da umutsuzluğa sürüklüyor.
İnsanları bağımlılığa iten sebepler arasında sosyalleşebilme arzusu, arkadaş çevresine uyum sağlama, üretkenliği artırma, stres ve kaygıdan uzaklaşma, öz güven kazanma ve acıları bastırma gibi pek çok motivasyon yer alıyor. İlk kullanımlarda bu arzular görece gerçekleşmiş gibi görünse de ardından kişi, orijinal hâlinden bile geriye düşüyor. Lunaparklarda insanı havaya fırlatıp sonra birden aşağı düşüren aletler gibi, bağımlılık da ani ve çabuk gelişen hazzın ardından insanı yere çakıyor.
Kolay Erişim Bağımlılığı Artırıyor
Dr. Anna Lembke’ye göre bir maddeye ulaşmak ne kadar kolaysa, onu deneme ve zamanla bağımlı olma riski de o kadar artıyor. Dr. Lembke bunu, ABD’de 1999-2012 yılları arasında reçeteyle verilen güçlü ağrı kesicilerin kullanımının dört katına çıkmasıyla açıklıyor. Bu ilaçların ülke geneline yayılması, opioid bağımlılığının ve buna bağlı ölümlerin hızla artmasına sebep oluyor. Oysa bağımlılık yapan maddelerin arzının azaltılması, bağımlılığı ve bağımlılığa bağlı zararlara maruz kalma riskini de azaltıyor. Dr. Lembke, tam da bu noktada 1920’den 1933’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde alkollü içeceklerin üretimi, ithalatı, taşınması ve satışına yönelik ülke çapında uygulanan anayasal bir yasağa dikkat çekiyor. Bu yasak, Amerikalıların alkol tüketme ve bağımlı olma oranlarında keskin bir düşüşe yol açıyor. Bu dönemde kamusal alanda sarhoşluk ve alkolle ilişkili karaciğer hastalıkları oranları yarı yarıya azalıyor.
1950’lerden sonra yasağın kaldırılmasıyla birlikte tüketim ve bağımlılık oranları giderek yükseliyor. 1990’larda alkol tüketen Amerikalıların oranı neredeyse %50 artarken, 2002 ile 2013 arasında yüksek riskli içki tüketimi %15, teşhis edilebilir alkol bağımlılığı ise yaşlı yetişkinlerde %50, kadınlarda ise %84 oranında artıyor.
Bu tablo, bağımlılık yapıcı maddelere erişimin artmasıyla bağımlılık oranlarının yükselmesinin yalnızca Amerika’ya özgü olmadığını; Avrupa başta olmak üzere, dünyanın farklı bölgelerinde de benzer eğilimlerin gözlemlendiğini ortaya koyuyor.
Yelpaze Oldukça Geniş
Dünyada her yıl yaklaşık 6,1 trilyon sigara satılıyor ve her gün ortalama 18 milyon sigara tüketiliyor. Bu durum, dünya genelinde yaklaşık 6 milyon insanın ölümüne yol açıyor. Oksikodon, hidrokodon ve hidromorfon gibi güçlü reçeteli ağrı kesiciler ise hap, iğne, yama ve burun spreyi gibi farklı şekillerde kullanılıyor. Dr. Lembke’ye göre günümüz dünyası, eskiden ya hiç olmayan ya da bugün çok daha güçlü ve çok daha kolay ulaşılabilen “dijital uyuşturucularla” dolu. Buna internet üzerinden sunulan pornografi, kumar ve video oyunları da dâhil. Lembke, bağımlılık alanının artık çok genişlediğini ve hatta tüketmenin bizzat kendisinin bile bir tür bağımlılığa dönüştüğünü vurguluyor.
Kimse İsteyerek Bağımlı Olmaz
Gabor Maté, hepimizde bir boşluk olduğunu ve çoğumuzun bu boşluğu dışarıdan doldurmaya çalıştığını düşünüyor. Zira insan beyni çevreyle etkileşim kurar; sadece genetik olarak programlanmış değildir. Yani bir çocuğun içinde bulunduğu çevre, aslında beyninin gelişimini şekillendirir. Maté, endorfinleri morfine benzer doğal maddeler, yani bizim kendi doğal ağrı kesicilerimiz olarak tanımlıyor. Ona göre insanlar çocukken fiziksel ya da ruhsal istismara uğradıklarında veya aç bırakıldıklarında, küçük yaşlarda sevgi ve bağlanma eksikliği yaşadıklarında bu sinirsel devreler gelişmiyor. Ve bu insanlar uyuşturucu kullandıklarında ancak o zaman, geçici de olsa kendilerini normal hissediyor, acıları diniyor ve sevgi hissediyorlar.
Gabor Maté, kimsenin bile isteye bağımlı olmadığı görüşünde. Bu sebeple bağımlıların sorgulanması değil, anlaşılması gerektiğini düşünüyor. Ona göre kurulacak empati, bu durumun oluşmasına sebep olan motivasyonları fark etmeyi kolaylaştırıp kişiyi bağımlılığın tuzağından kurtarmada etkili oluyor. Zaten bağımlılığa sebep olan travmatik durum çözümlenmedikçe iyileşme gerçekleşemiyor.
Bu düşünceyi destekleyen örneklerden biri de Buket Hanım. Kendisi Yeşilay Derneği’ne verdiği röportajda şöyle diyor: “Şunu bilmek lazım. Kimse bağımlı olmak istemez ama bu hastalığa yakalanabilir. Tıpkı kimsenin kanser olmak istemeyeceği gibi. Yani ailemizden biri kanser oldu diye ona, ‘Niye dikkat etmedin kendine; çok yiyip içtin, kanser oldun; yemeseydin olmazdın.’ diyor muyuz? Demiyoruz. Bağımlıları da böyle suçlayarak, toplum dışına iterek, onları hatalı görerek maalesef iyileşmelerini sağlayamayız.”
Buket Hanım, geçmişte alkol bağımlısı olmuş ve bu bağımlılığı uzun uğraşlar sonucunda yenmiş bir hanımefendi. Yıllarca emek verdiği şirketi iflas edince ve kızı da okumak için evden gidince kendini içkiyle teselli etmeye başlamış. Önceleri durumunu fark etmese de doktor olan kızının acı ve net bir biçimde, “Anneciğim, senin alkolle ilgili problemin var. AMATEM’e gidiyoruz. Ya benimle geliyorsun ya da ben seninle yaşayamam.” demesi üzerine gözleri açılmış.
Buket Hanım sadece iyileşmekle kalmamış, aynı zamanda bu alanda kendisine yeni bir kariyer inşa etmiş ve YEDAM’da iyileşme koçluğu yapmaya başlamış. Terapi sırasında bağımlı insanlar, “Siz benim derdimi anlayamazsınız, söylemesi kolay.” dediğinde, o bir iyileşme koçu olarak devreye girip “Ben de bir zamanlar bağımlıydım!” diyerek onlarla empati kurabiliyor.
İnsan, neye doğru yürüdüğünü bilmiyorsa her yöne savrulabilir. Kalpteki amaç kaybolduğunda, boşluğu dolduracak şey çoğu zaman zararlı alışkanlıklar olur. Hedefsizliğin karanlığında bağımlılık, en yakın tuzak hâline gelir.
Hedefsizlik Bağımlılığı Kolaylaştırıyor
Bağımlılığa daha çok biyolojik ve nörokimyasal odaklı yaklaşan Anna Lembke’nin tersine, Psikolog Stanton Peele, Gabor Maté’ye daha yakın bir çizgide duruyor ve meseleye daha çok psikososyal açıdan bakıyor. Ona göre bağımlılık bir hastalık değil, insanın anlam arayışında yanlış yere bağlanması; insanların başka hiçbir yolla elde edemeyeceklerini düşündükleri duyguları ve ödülleri yapay biçimde elde etme girişimi. Bu sebeple iyileşme, sadece beyni değil, yaşamı yeniden düzenlemekle mümkün. Ona göre insanlar öncelikle bağımlılığı fark etmeli ve iyileşme yolunda iradelerinin hakkını vermeli. Ama bunlar bağımlılıktan kurtulmak için tek başına yeterli değil. “İyileşme, ayıklık ya da toplantılara gitmekle değil, yaşamda amaç ve anlam bulmakla ilgilidir.” diyen Peele, bağımlıların hayatlarında amaç, topluluk, sevgi ve özdeğer duygusu geliştirdikçe içinde bulundukları durumdan kurtulabileceklerine inanıyor.
Peele’nin en çarpıcı savı ise insanların bağımlılık karşısında güçsüz olduklarına inanmamaları. Ona göre, “Bağımlılık bir beyin hastalığıdır, kişi iradesini kaybetmiştir, kontrol edemez hâle gelmiştir.” görüşü, insanların kendilerini güçsüz hissetmesine yol açıyor. Bu da bağımlı insanların iradelerinin hakkını yeteri kadar ortaya koyamamalarına ve bağımlılık karşısında yenilgiye uğramalarına neden oluyor.

Bağımlı evlat kapının dışına itildikçe bataklığa daha çok saplanır. Oysa onun en çok ihtiyaç duyduğu şey yargı değil, anne baba kucağıdır. Kucak açılan her çocuk, yeniden hayata tutunma ihtimali bulur.
“Bizde Olmaz!” Demek Doğru Mu?
Institute of Social Policy and Understanding (ISPU) tarafından yapılan bir ankete göre, Amerika’daki Müslüman yetişkinlerin yüzde 37’si, “Çevremde, şu anda ya da geçmişte bağımlılıkla mücadele eden en az bir Müslüman var.” diyor. Michigan Üniversitesi’nin 2021 yılında 183 Müslüman Amerikalı gençle yaptığı araştırmada ise katılımcıların yarısı, yaşamları boyunca en az bir kez madde kullandığını belirtiyor.
Aynı yıl National Institutes of Health’in ABD genelinde yetişkinlerle yaptığı başka bir çalışma, dinî ibadetlere düzenli katılan kişilerde alkol kullanımının yüzde 40, tütün kullanımının yüzde 30 ve esrar kullanımının da anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu gösteriyor. Bu bulgular, Stanton Peele’nin “Hayata anlam katmak ve sağlıklı çevre ilişkileri kurmak kişiyi bağımlılıktan uzak tutar.” düşüncesini destekliyor. Dindar kişilerde bağımlılık oranlarının daha düşük olması, bazı ailelerde “Bizim çocuğumuz böyle şeyler yapmaz.” düşüncesine yol açabiliyor. Bu da ebeveynlerin daha az tedbirli davranmasına neden olabiliyor. Ayrıca bu aileler sigara, alkol ve uyuşturucu konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları için, çocuklarındaki belirtileri ya fark edemiyor ya da fark etseler bile bunları bağımlılıkla ilişkilendirmekte zorlanabiliyor.
Böyle bir durum ortaya çıktığında bazı ebeveynler, hem kendilerine bunu yakıştıramadıkları hem de çevrenin tepkisinden çekindikleri için çocuklarına duygusal olarak ulaşmakta zorlanabiliyor. Bu da çoğu zaman sorunun gizlenmesine yol açabiliyor. Oysa bu gibi durumlarda yalnızca gençlerin değil, ailelerinin de psikolojik destek alması gerekebiliyor.
“Ne Olursan Ol Gel!”
İnsan doğduğu ve büyüdüğü ailede kabul edilmez, olduğu gibi sevilmez, yeterince ilgi, sevgi ve şefkat görmezse içinde büyük bir boşluk oluşuyor. Oysa ruh dünyamız boşluk kabul etmiyor. Anne eliyle, baba kucağıyla karşılanması gereken duygusal ihtiyaçlar karşılanmadığında, insanda bu eksikliği dışarıda arama eğilimi baş gösteriyor.
Kimi insanlar bu boşluğu faydalı uğraşlarla doldurmaya çalışıyor. Kimileri ise zararlı alışkanlıklara yöneliyor. Nasıl ki günlerce aç kalan biri önüne gelen yemeğin sağlıklı olup olmadığına bakmadan yerse bu boşluğu yaşayan kişi de bağımlılığın ilk adımını fark etmeden atabiliyor. Sonrası ise ne yazık ki çoğu zaman çorap söküğü gibi geliyor. Peki bu noktada ailelere hangi görevler düşüyor? Öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi vermemiz gerekiyor. Bunun için de “anlamak” ile “onaylamak” arasındaki farkı bilmemiz önemli. Yani çocuklarımız yanlış da yapsalar, davranışlarını onaylamadan ama onlardan vazgeçmeden yanlarında durabileceğimizi unutmamalıyız.
Çocuklarımızla vakit geçirmek, onları hayat telaşında unutmamak ve maddi gelecekleri için harcadığımız çabanın bir kısmını manevi gelişimleri için de ayırmak büyük önem taşıyor. Ayrıca bağımlılık konusunda paniğe kapılmadan, dünyada neler olup bittiğini takip ederek bilinçli, dikkatli ve tedbirli olmak aileler için hayati bir sorumluluktur.
Evlatlarımızın çevresini doğru insanlarla ve sağlıklı uğraşlarla kuşatmaya çalışmamız da çok önemli. Peygamberimiz, iyi arkadaş ile kötü arkadaşı misk taşıyan biriyle körük üfleyen kişiye benzetir. Misk taşıyan kişi ya sana güzel koku verir ya da o güzel kokuyu hissedersin; körük üfleyen ise ya elbiseni yakar ya da kötü bir koku verir. Bu benzetme, bağımlılık konusunda çevrenin ne kadar etkili olduğunu hatırlatıyor. Çünkü pek çok genç, arkadaşlarına uyum sağlamak, dışlanmamak, sevdiklerine benzemek ya da daha popüler olmak için zararlı maddelere yönelebiliyor.
Tüm bunların yanında, biz ebeveynlerin kendi hayatlarında bağımlılık geliştirmemeleri de büyük önem taşıyor. Çünkü biz mutluluğu dışarıda ararsak, çocuklarımızın da aynı yolu izlemesi kaçınılmaz bir hâle geliyor. İç huzuru olmayan birinin ailesine huzur verebilmesi mümkün olmuyor. Böylece mutsuzluk ve huzursuzluk kuşaklar boyunca aktarılıyor ve bağımlılık gibi istenmeyen sonuçlar ortaya çıkıyor.
Gelin işe “Bil ey nefsim!” diyerek başlayalım. Önce kendi bağımlılıklarımızı, eğilimlerimizi, zaaflarımızı ve bunlara sebep olan iç boşluklarımızı fark edelim. Travmalarımıza tutunmak yerine, peygamber kıssalarında olduğu gibi zor da olsa o acıların içinden geçmeye cesaret edelim. Sonra bu boşlukları doldurmak için hayırlı ve sağlıklı yollar bulalım. “Yalnız kalanın dostu şeytandır.” anlayışıyla çevremizi iyi insanlarla kuşatalım. Kendimize zulmetmeden, ama hayattan da kaçmadan hayatımızı dengeli şekilde meşgul edelim.
Ve tüm bu güzel değerleri evlatlarımıza hem örnek olarak hem de sözle aktarmaya çalışalım. Unutmayalım, “bağımlılık başkalarının sorunu” dediğimiz her an, onun içimizde yeşerme ihtimalini de artırmış oluyoruz.


















