
Durdu Ozan |
Şehadetten önce müjdesi geldi. Mute, Lut Gölü’nün güneyinde, Kerek’e 1, Kudüs’e 50 km uzaklıkta bir yer. Bu geniş alanda yapılan ve Peygamber Efendimizin bizzat iştirak etmediği Mute Seriyyesi “ceyşü’l- ümerâ” veya “ba’sü’l- ümerâ” diye de bilinir. Bu adı almasının sebebi, Peygamber Efendimizin orduya üç tane kumandan tayin etmesidir. Hepimizin kulaklarındadır: “Savaşta Zeyd bin Hârise şehit olursa, kumandayı Ca’fer b. Ebû Tâlib alsın, şayet, Ca’fer de şehit olursa, kumandayı Abdullah b. Revâha alsın. Eğer ona da bir şey olursa, kumandayı Allah kılıçlarından bir kılıç devralsın!”
Gassânî emirlerinden Şürahbîl b. Umeyr, Peygamberimizin elçisi Hâris b. Umeyr’in boynunu vurdurmuştu. Hâris’in görevi, Peygamberimizin mektubunu Busrâ emirine götürmekti. Var olan uyumu, barışı bozmak, kabile ve milletler arasındaki anlaşmaları hiçe saymak olan bu duruma Peygamber Efendimizin müdahalesi gecikmedi. Derhâl 3,000 kişilik bir ordu hazırlattı. Hepsi arka arkaya şehit olacak üç kumandan tayin etti. İlk hedefi etkisiz hâle getirdiler getirmesine ama hesapta olmayan başka bir ordu çıktı karşılarına. Bizans ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Bu yeni durumu aralarında uzun uzun görüştüler. Bir kısım askerler, durumu Peygamber Efendimize bildirmenin daha uygun olacağını düşünüyordu. Abdullah b. Revâha, savaşı kazanmak için silah ve sayı üstünlüğünün pek de önemli olmadığını ifade eden cümleler kurdu. Çok iyi bir şair, tesirli bir hatipti. Üç kumandandan biriydi. Hissetmişti, bu sefer, onun şehadet seferiydi.
Allah resulü, mescidindeydi. Gözleri bambaşka bir âleme dalmıştı. Mute’de yaşananları çevresindekilere bir bir anlatıyordu. “Zeyd şehit düştü. Sancağı Ca’fer aldı. Sağ elini kestiler. Ca’fer sancağı sol eline aldı. Sol eline de bir darbe aldı. Sancağı iki koluyla göğsünün arasına sıkıştırdı; fakat bir mızrak darbesiyle şehit düştü. Ca’fer’in ardından sancağı Abdullah b. Revâha kaptı. O da şehit oldu. Sancak elden ele dolaştı; sonunda sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı ve Allah, mücahitlere fethi müyesser kıldı!” Mute çetin bir yerdi. Ca’fer b. Ebû Tâlib, göğsüne aldığı 50’ye yakın ok ve kılıç darbesi neticesinde şehit düşmüştü. Peygamber Efendimizin, kesilen iki eline karşılık iki kanatla müjdelediği Hazreti Ca’fer, daha sonra “Ca’fer-i Tayyâr” diye alınmıştı.
Kumandanlardan bir diğeri, Abdullah b. Revâha gibi bir yiğitti. Kahramanlığı, Akabe’de başlamıştı. İslam ile tanışmadan önce de şairdi, sonra da. İslam’ı ve Peygamber Efendimizi savunarak; müşrikleri güçlü dizeleriyle hicvederek dinimize hizmet etmişti. Allah resulü onun için “Şiirleri, müşrikler üzerinde oklardan daha etkilidir.” buyurmuştu. Şairliğinin kuvvetinin en büyük deliliydi bu. Bir başka zaman da “Şüphe yok ki kardeşiniz, batıl ve boş söz söylemez.” diyerek övmüştü onu.
Her ayeti kendilerine inmiş gibi değerlendirmek, sahabenin ortak özelliğidi. Şuarâ suresindeki ayetler, Abdullah b. Revâha’nın teyakkuza geçmesine sebep olmuştu. Ayet, “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” (Şuarâ suresi, 26/224-226) diyordu. “Allah benim de şair olduğumu biliyor, demek ki ben de onlardanım.” dedi ve üzüldü. Çok geçmedi, “Ancak iman edip, güzel ve makbul işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme maruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna.” (Şuarâ suresi, 26/227) ayeti nazil oldu. Yüreği ferahladı. Efendimizin yanında, Abdullah b. Revâha’nın çok ayrı bir yeri vardı. Cahiliye döneminde de itibarlıydı. İslam’a girişi ile itibarı katlanarak devam etmişti. Peygamber Efendimize, özel katibi olarak hizmet etti. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber’e katıldı. Bedir’in zafer müjdesini, Zeyd ile birlikte koşarak götürdü Medine’ye. Hendek için hendekler kazılırken, sahabenin dilinde, onun şiirleri vardı.
“Vallahi, Allah bize hidayet etmemiş olsaydı, hidayete eremezdik.
Ne zekât verir ne namaz kılardık.
Kâfirler bize saldırdılar.
Onlar fitne çıkarmak istediklerinde, biz bundan çekindik.
Bizden yardım istendiğinde geldik.
Yardım isterken de bize güvenin.
Yâ Resûlellah, sana canımız fedâ olsun, kusurlarımızı bağışla!
Yâ Rabbi, düşmanla karşılaştığımızda ayaklarımızı yerinde tut!
Ve üzerimize sabru sebat ihsan et.
Biz senin fazlu kereminden müstağni değiliz.”
(Velîd Kassâb, Dîvânü ‘Abdillâh b. Revâha ve dirâse fî sîretihî ve şi’rih, s. 139-140.)



















