Bilim, İnsanları Allah’tan Uzaklaştırıyor mu?

Bilim insanlarından bazılarının, özellikle de dâhi seviyesinde olanlarının deist ya da ateist olması ilginç değil mi?

Gençler Soruyor!

Ömer Çetinkaya

Sözün başında bilim insanlarının çoğunun deist/ateist olmadığını ifade edelim. Her ne kadar soruda deistlerle ateistler birlikte zikredilmiş olsa da deizm ile ateizm aynı şey değildir. Deistler ideal bir uluhiyet (tanrı) inancına sahip olmasalar da tek Tanrı’nın varlığını kabul ederler. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, bilim camiasında teistlerle ateistlerin oranının birbirine çok yakın olduğunu ortaya koymuştur. Buna göre inananların oranı yüzde 33, ateistlerinki ise yüzde 41 civarındadır. 2015 yılında Rice Üniversitesi tarafından Fransa, Hong Kong, Hindistan, Tayvan, Türkiye, ABD ve İngiltere’deki bilim insanları arasında yapılan bir çalışmaya göre ise teist/ateist oranı yüzde 50’ye yüzde 50 dolaylarındadır.

Bilim tarihine göz atıldığında gerek Batılı gerekse Doğulu pek çok inançlı ve dindar bilim insanı olduğu görülecektir. Bu konuda Batı dünyasından birkaç örnek verebiliriz: “Bu harikulade güzel güneş, gezegenler ve gök taşları sistemi ancak çok bilge ve güçlü bir varlığın görüş ve egemenliğinden çıkmış olabilir.” (Isaac Newton)

“Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür. Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür.” (Albert Einstein)

“Bilgiyi cehaletten daha makbul gören Tanrı’nın yüce işlerini bilmek, onun bilgeliğini, ihtişamını ve gücünü kavramak, onun yasalarının muhteşem işleyişini takdir etmek muhakkak güzel ve kabul edilebilir bir ibadet biçimidir.” (Kopernik)

Akılsız Kalp, Kalpsiz Akıl Olmaz

Deha seviyesinde zeki olmak veya metafiziği göz ardı eden modern bilimde uzmanlaşmak, iman etmek için yeterli bir donanım değildir. İslam’a göre inancın esası, kalbin onayından ibarettir; çünkü ayet ve hadislerde iman kalbin onayına bağlanmıştır. Neye, nasıl ve niçin inanıldığının bilinmesi yönünden imanın oluşumunda bilgi unsuru da önemli olmakla birlikte bilinen şeyin imana dönüşebilmesi için his ve kalp yoluyla benimsenmesi gerekmektedir. Mantıkta dış dünya ile ilgili önermeleri doğrulamak bir onaysa da iman değildir. Çünkü imanın gaybi, ahlaki, deruni (içsel), ferdî (kişisel) ve içtimai (sosyal) hayatla ilgili boyutları vardır.

Gayb Unsuru Esastır

İmanda gayb unsuru esastır. Bilgi ise iman edilecek hususların mahiyetini kapsamaktan uzaktır. İmanın bilgiden ibaret olması hâlinde her cahilin kâfir, her bilginin de mümin olması gerekir. İman bilgisi, objektif ve deneysel bir bilgi olmayıp deruni ve sübjektif bir bilgi, bir duygu veya keşiftir. Acı duyduğunu söyleyen kişinin bu ifadesi nasıl reddedilemiyorsa Yaratıcı’nın varlığını hissettiğini söyleyen kişinin bu sözü de objektif olarak yalanlanamaz. Bu noktadan hareketle denilebilir ki dinî bilginin, duyularla idrak ettiğimiz tabii dünyayı bilmek gibi somut bir veri ortaya koymasını beklemek yahut Tanrı’yı bu şekilde bilmemiz gerektiğini düşünmek, pozitivist anlayıştan kaynaklanan bir yanılgıdır. İmanın dile getirilmesine dair sözler, bilimsel yargılar gibi ispatlanmaya veya deneysel tekrara elverişli değildir.

Seçme Hürriyeti

Allahutaala’nın zatı duyularla idrak edilemediğine göre onun varlığını herkesin kabul etmeye mecbur kalacağı tarzda ispatlamanın mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Aslında beş duyunun sağladığı bilgiler dışında bir bilgi ve gerçeklik alanının bulunmadığını ileri süren pozitivistler de dâhil olmak üzere bütün insanlar, bireysel tecrübelerinin ve duyularının dışında kalan birçok hususu ön yargılarla, yani onların gerçekliğine inanarak hayatlarını sürdürürler. Mesela hiç Amerika kıtasına gitmediği hâlde Amerika’nın dünya üzerinde yer alan bir kıta olduğunu kabullenmek gibi. Ne var ki yüce bir tanrının mevcudiyetinin kabul edilişi, yakın ve uzak vadeli hayatımızda büyük etkiler meydana getireceği için zayıf iradeli kişileri bir anlamda rahatsız eder. Bu açıdan bakıldığında “inanmak”, akıldan çok iradenin fonksiyonu olarak gözükür. Kur’an-ı Kerim’de inkâr yoluna sapan tiplerin, “öz varlıkları kabullendiği hâlde zulüm ve kibir yüzünden” inkâr yolunu seçtikleri ifade edilir (Neml suresi, 27/14). Şu hâlde Allah’ın varlığına inanılması, dolayısıyla iman ve din hayatının başlaması zihnî faaliyetin yanında gönlün de harekete geçmesi ve iradenin eğitilmesiyle mümkün olmaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki iman ve onun temelini oluşturan Allah’ın varlığı konusu, “iki kere iki dört eder” ölçüsünde kaçınılmaz bir sonuç olsaydı tercihe dayalı bir değer taşımaz, ceza veya mükâfatı gerektirmezdi. Ayrıca semavi dinlerin büyük bir değer verdiği insanın ve onu diğer canlılardan ayıran seçme hürriyetinin üstünlüğü de kalmazdı.

“Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada hem de kendi içlerinde göstereceğiz.” (Fussılet suresi, 41/53) mealindeki ayetin işaret ettiği gibi iman, bizim akli ve hissî algılarımızın karşılıklı etkileşiminden doğar. Bunlardan birinin tek başına ifade edeceği anlam sınırlı olacaktır. Böyle bir tek yönlülüğe itibar etmek, insan bedeninin işleyişini sadece fizyolojik bir mekanizmadan ibaret gören, bu mekanizmaya aynı zamanda psikolojik süreçlerin de tesir ettiğini göz ardı eden eksik bir doktorluk anlayışına benzer. Dolayısıyla iman, insanın yalnız bir yetisinin değil -biri diğerinden daha etkili olsa da- birçok yetisinin sonucu olup hem duygu hem düşünce tarafından onaylanmayı bekleyen bir olgudur. Nitekim Kur’an’da imanın zaman zaman hem rasyonel ve gözleme dayalı unsurlarla hem de duygusal tecrübelerle desteklenmesi bunu açıklamaktadır.

Haber bültenine abone olun.

En son haberler, teklifler ve özel duyurulardan haberdar olmak için.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın

Bu hafta en çok okunanlar