Kapak Dosyası Yanıma Gel, Otur.

Yanıma Gel, Otur.

Eğitim, doğru cevabı vermekle mi başlar; yoksa karşımızdaki insanı görmekle mi? Efendimizin yöntemi, muhatabın haysiyetini korumadan kalıcı bir öğrenmenin mümkün olmadığını gösteriyor.

1

Bir gün Kureyş kabilesinden bir genç Peygamber Efendimizin yanına geldi. Söyleyeceği şeyin huzurda bulunanları öfkelendireceğini tahmin edebiliyordu. Yine de sordu: “Ey Allah’ın elçisi!” dedi. “Zina etmeme izin ver.”

Ashaptan bazıları hiddetlendi. Genci susturmak, azarlamak için üzerine yürüdüler. Peygamberimiz onlara katılmadı. Gence baktı ve yalnızca “Yanıma gel, otur.” dedi.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 256-257) 

Karşısında sınırları zorlayan bir genç vardı. İstenmeyecek bir şey istiyordu. Üstelik bunu herkesin içinde yapıyordu. Onu utandırmak da, azarlamak da, yaptığı şeyin yanlışlığını yüzüne vurmak da mümkündü. 

Efendimiz hiçbirini yapmadı.
Genci yanına davet etti.
Oturttu.

Çünkü insan kendisini “kenarda” ya da “dışarıda” hissettiği yerde pek az şey öğrenir. Sözler kulağına ulaşsa bile kalbine yol bulamayabilir. Doğruyu anlatmaya başlamadan önce muhataba değerli olduğunu hissettirmek gerekir. Belki de eğitimciliğin ilk şartlarından biri budur: Karşımızdakini düzeltilecek bir hata, doldurulacak bir zihin ya da hizaya getirilecek bir kimse olarak değil, bir insan olarak görebilmek… 

Eğitim yöntem ve teknikleri hakkında bugün, tarihte hiç olmadığı kadar çok konuşuyoruz. Öğrenme biçimlerinden kişiselleştirilmiş eğitime, yeni teknolojilerden sınıf yönetimine kadar elimizde sayısız kavram ve araç var. Ama eğitim yöntemlerden, metodolojilerden önce insanla başlıyor. Belki de bu yüzden sormamız gereken ilk soru asırlardır değişmiyor: 

Karşımızdaki insanı ne kadar tanıyoruz?

Peygamberimizin eğitim felsefesini anlamak için de işe tam buradan başlamak gerekiyor. Çünkü onun farklı insanlara yaklaşımında, kullandığı yöntemler değişse bile değişmeyen bir şey vardı: Muhatabı tanımak, haysiyetini korumak ve doğruyu yalnızca söylemekle yetinmeyip muhatabının içinde uyandırmak.

Her Şeyden Önce Muhatabı Tanımak

Peygamberimiz yalnızca “ne öğreteceğini” değil, “kime öğreteceğini” de biliyordu. Karşısındaki çocuk muydu, genç miydi, yaşlı mıydı? Yeni öğrenen biri miydi? Öfkeli miydi? Mahcup muydu? Ne kadarını biliyordu? Ne kadarını taşıyabilirdi? Hangi söz kalbinde karşılık bulabilirdi?

Peygamber Efendimiz insanları bir topluluğun birbirine benzeyen parçaları gibi görmüyordu. Her birinin mizacı, kabiliyeti, ihtiyacı ve taşıyabileceği sorumluluk farklıydı. Bu yüzden aynı meseleyi her insana aynı biçimde anlatmadı. 

Bazen karşısındaki insanın yeteneğini fark edip ona büyük sorumluluklar verdi.
Bazen uzun uzun anlattı.
Bazen bir cümleyle yetindi.
Bazen bir soru sordu.
Bazen de sadece bekledi.

Yüzyıllar sonra eğitim bilimleri aynı meseleyi modern kavramlarla ele almaya başladı. Farklılaştırılmış öğretimin dünyadaki öncü isimlerinden Carol Ann Tomlinson, eğitimcinin karşısındaki sınıfı “tek bir öğrenci gibi” görmemesi gerektiğini vurgular. Çünkü aynı odada bulunan iki çocuğun ilgisi, kabiliyeti, öğrenme hızı ve hazırbulunuşluğu aynı olmayabilir.

Kavram yenidir ama mesele tanıdıktır: İyi eğitim muhatabını tanımakla başlar. Dr. John Hattie’nin binlerce araştırmaya dayanan meta-analiz çalışmaları da bu gerçeği doğrular. 

Hattie, Visible Learning for Teachers: Maximizing Impact on Learning isimli eserinde öğrenci ile öğretmen arasında kurulan olumlu, güvene dayalı ilişkilerin ve öğrencinin kendini güvende hissettiği bir iklimin, akademik başarı ve karakter gelişimindeki en güçlü belirleyici olduğunu vurgular. Çünkü risk almanın, soru sormanın ve hatasını saklamadan öğrenebilmenin tek yolu, o güven zeminidir.

İnsanı tanımadan verilen bilgi, doğru olsa bile doğru zamanda ve doğru biçimde verilmemiş olabilir. Herkese aynı şeyi vermek eşitlik olabilir; bununla birlikte herkese ihtiyacı olanı vermek terbiyenin başka bir boyutudur. 

Her Öğrenci Keşfedilmesi Gereken Bir Dünya

Nebevi eğitimde bilginin ve sorumluluğun tedricen verilmesi tam olarak bunu gösterir: Mesele yalnızca neyin doğru olduğu değil, o doğrunun ne zaman ve nasıl söyleneceğidir.

Peygamber Efendimiz “talebeyi” doldurulması gereken bir zihin olarak değil, “keşfedilmesi gereken bir dünya” olarak değerlendirirdi.
Onun terbiye anlayışında . . .


Dershane Değil Yuva: Suffe

Peygamberimizin terbiyesi güzel örnek olmakla da sınırlı değildi. O, “talebesini” yalnız ders anında değil, hayatın içinde görüyordu. Suffe bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Suffe, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde dersin, barınmanın ve birlikte yaşamanın iç içe geçtiği bir eğitim ortamıydı. Medine’de evi bulunmayanların barındığı, dışarıdan gelenlerin misafir edildiği, ilim tahsil edenlerin birlikte yaşadığı bu yeri önemli kılan yalnızca orada ne öğretildiği değildi. Asıl dikkat çekici olan nasıl bir ilişki kurulduğuydu.

Efendimiz, Suffe ehlinin yalnızca ne öğrendiğiyle ilgilenmiyordu. Ne yediklerini, nerede kaldıklarını, nasıl yaşadıklarını da takip ediyordu. Elindeki yiyeceği onlarla paylaşıyor, ashabını onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye teşvik ediyor, sorularını yanıtlıyor, manevi gelişimleriyle yakından ilgileniyordu.

Kaynaklar, onun bu ilgisini, talebelerini “âdeta bir anne kuş hassasiyetiyle” gözetmesi şeklinde tasvir eder. Çünkü bir insanı yetiştirmek yalnızca zihnine bilgi yerleştirmek değildir. Bazen telefonundan neden kopamadığını anlamaya çalışmaktır. Bazen sosyal medyada yaşadığı bir kırgınlığı fark etmektir. Bazen göçün, parçalanmış bir ailenin ya da ekonomik sıkıntının yükünü hesaba katmaktır. Bazen kaygısını ve içine kapanışını ciddiye almaktır. Bazen de artık hazır olduğunu gördüğünde ona güvenip sorumluluk vermektir.

Nitekim Suffe’de yetişenler yalnızca “öğrenen insanlar” olarak kalmadı. İlimde ilerleyenler başka topluluklara gönderildi, öğrendiklerini başka başka kimselere taşıdı. Fakat böyle bir öğrenme ikliminin oluşması için bir şart daha gerekiyordu: İnsanların soru sorabilmesi!

Soru Sorulabilen Bir İklim

Bir gün hanım sahabeler Peygamber Efendimize geldiler. Erkeklerin kendisinden istifade etme konusunda daha fazla imkâna sahip olduğunu söylediler ve onlara da özel bir zaman ayırmasını rica ettiler. Efendimiz bu talebi kabul etti ve kadınlar için ayrıca bir buluşma zamanı belirledi. (Buhârî, İlim, 35)

Bu buluşmalarda sorular bazen son derece mahrem konulara da uzanıyordu. Enes b. Mâlik’in annesi Ümmü Süleym bir gün Efendimize, bir kadının . . .


Efendimizin eğitim ikliminde en mahrem sorular sorulabiliyor, öğrenme arzusu değer görüyordu.


Mahcup Etmeden Değiştirmek

Eğitim araştırmalarında öğrencilerin rencide edici öğretmen davranışlarını yıllar sonra bile hatırlayabildikleri; aşağılanmanın öz saygıyı, öğrenme motivasyonunu ve öğretmenle kurulan ilişkiyi zedeleyebildiği görülüyor. Eğer risk almanın bedeli herkesin içinde küçük düşürülmek olursa, öğrenci bir süre sonra doğruyu aramaktan çok kendini korumayı öğrenir. Bu yüzden mahcup etmemek, yalnızca güzel ahlak değil, pedagojik bir ilkedir. 

Peygamberimizin eğitiminde “hata” ile “insan” birbirinden ayrılıyordu. Yanlış davranış düzeltiliyordu, fakat kişinin haysiyeti korunuyordu. Bazı hataları sahibinin yüzüne vurmak yerine, “Bazı kimselere ne oluyor ki…” diye genelleştirerek dile getirmesi bunun örneklerinden biridir. 

Mesaj yerine ulaşır, fakat insan topluluğun önünde bir hataya indirgenmez. Şefkat yanlışın üzerini örtmek değildir. Bazen açıkça “hayır” demek, bir davranışın yanlışlığını göstermek ve sınır çizmek gerekir. 

Fakat insanı düzeltmekle insanı incitmek aynı şey değildir. İyi öğretmen öğrenciyi hatasından kurtarmaya çalışırken, onu kendisinden uzaklaştırmaz.

Dosyanın başındaki genci hatırlayalım. Ashaptan bazıları onu susturmak istediğinde Efendimiz önce zemini korumuş ve “Yanıma gel, otur.” demişti. Çünkü bir davranışın korkuyla o anda durması, öğrenmenin gerçekleştiği anlamına gelmez.

Cevabı Muhatabın İçinde Uyandırmak

Şimdi dosyanın başında bıraktığımız yere dönebiliriz.Genç, Peygamber Efendimizin yanına oturmuştu. Zina etmek için izin istiyordu. Efendimiz ona uzun uzun nasihat etmedi. Haram olduğunu söyleyip meseleyi kapatmadı. Önce bir soru sordu: “Bir başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?”
“Hayır.”
“İnsanlar da anneleri için bunu istemezler.” dedi Efendimiz. Ardından aynı soruyu kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi üzerinden sürdürdü. Genç her defasında aynı cevabı verdi: “Hayır.” 

Birkaç dakika önce yalnızca kendi arzusunun içinden baktığı meseleye şimdi başka insanların dünyasından bakmaya başlamıştı. Böylece mesele yalnızca “Haram mı, helal mi?” sorusu olmaktan çıkıyordu. 

Efendimizin soruları gencin dikkatini topladı, bakış açısını değiştirdi ve vicdanını meselenin içine çağırdı. Fakat eğitim bununla da bitmedi. 

Elini gencin göğsüne koydu ve . . .

Nebevi Terbiyenin 7 Fiili
  • 1. Tanı: Muhatabını tek tip bir öğrenci gibi görme.
  • 2. Yaklaştır: Yanlış yapanı hemen dışarı itme.
  • 3. Dinle: Cevaptan önce ne söylendiğini ve neden söylendiğini anlamaya çalış.
  • 4. Göster: Anlattığın değeri önce kendi hayatında görünür kıl.
  • 5. Sor: Bazen cevabı vermek yerine düşünmenin kapısını arala.
  • 6. Koru: Hatayı düzeltirken insanın haysiyetini zedeleme.
  • 7. Yetiştir: Kendine bağımlı öğrenciler değil, başkasına ışık olabilecek insanlar bırak.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın