Babam/Annem Gibi Biriyle Evlenmek İstemiyorum!

Evlilik, yerleşik kültürden gelen bir toplumsal sözleşme olmanın ötesine geçerek; kişisel uyum ve duygusal yakınlık üzerine kurulu bir ortaklığa dönüşüyor.

413

Stockholm’ün bir banliyösünde, yemek masasının üzerinde yarısı içilmiş bir kahve duruyor. Pencerenin önünde sıra sıra dizilmiş üç saksı fesleğen, köşede açık unutulmuş bir laptop… Ve ekranda dikenli bir mesaj: “Babam onunla evlenmemi istemiyor.”

Bu cümle, sadece bir gönül kırıklığını değil; aynı zamanda bir ailenin hafızasında sessizce uzayan bir yolun vardığı yeri de işaret ediyor: Aynı dili konuşan, aynı pasaportu taşıyan ama hayatı tanımlarken birbirine yabancılaşan iki kuşak. 

Bu tür cümleler, son yıllarda göçmen aileler için giderek daha tanıdık hâle geliyor. Aynı ülkede, aynı şehirde ve çoğu zaman aynı evde yaşayan insanlar, evlilik söz konusu olduğunda bambaşka dünyalara ait olduklarını fark ediyor. Anne babalar için evlilik çoğu zaman “kök salmak” demekken, çocuklar için “kanatlanmak” anlamına gelebiliyor.

Kök Salmak Mı, Kanatlanmak Mı?

Bu farklılıklar, çoğu zaman sadece kuşaklar arası bir tercih meselesi değil… Gönüllü ya da zorunlu göçle birlikte taşınan değerlerin, alışkanlıkların ve inançların yeni bir bağlamda yorumlanma çabası. Bir kuşak “bildiği dünyayı” korumaya çalışırken, bir sonraki kuşak o dünyanın içinde kendine ait bir yer açmanın yollarını arıyor. Yurt dışında doğan ya da küçük yaşta göç eden gençler, iki farklı hayat anlayışının arasında büyüyor ve kimliklerini tam da bu aralıkta inşa ediyor.

Kültürel Hafıza İle İnanç Arasında 

Hayatın en önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik de bu arayıştan payını alıyor. Bir yanda ebeveynlerin güvenli liman olarak gördüğü geleneksel evlilik anlayışı, diğer yanda içinde yaşanılan toplumun bireyselliği ve özgürlüğü önceleyen ilişki modeli… Kelime aynı olsa da herkes başka bir “evlilik”ten söz ediyor. Çünkü evlilik artık yerleşik kültürden gelen bir “toplumsal sözleşme” olmanın çok ötesinde; kişisel uyum, duygusal yakınlık ve karşılıklı anlayış üzerine kurulu bir ortaklık olarak anlam kazanıyor.

Bu nedenle gençlerin gözünde “fedakâr anne” ya da “ailenin tüm yükünü omuzlayan güçlü baba” figürü, büyüdükleri Batı toplumlarının anne baba anlayışıyla zaman zaman çatışıyor. Ortaya çıkan eş tercihleri, yalnızca kültürel bir mesafeye değil; gençlerin kendilerine ait bir hayat ve kimlik kurma çabasına da işaret ediyor. Karmaşayı derinleştiren bir başka mesele ise İslam’ın aile anlayışıyla geleneklerin sık sık birbirine karıştırılması. Kur’an-ı Kerim, “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz.” (Bakara suresi, 2/187) buyruğuyla, iki tarafın birbirini koruyan ve tamamlayan bir bütün olduğunu hatırlatsa da “ata yurdu”ndan getirilen kültürel hafıza, kimi zaman tam tersini söyleyebiliyor. İslam’ın karşılıklı merhamet, adalet ve sorumluluk dengesi üzerine kurduğu aile tanımına taban tabana zıt olan bu yaklaşımlar, evliliği yeniden düşünmek için güçlü bir zemin sunuyor.

Evlatlarının kendilerinden farklı bir yöne meyletmesi ya da alışılagelmiş kalıpları sorgulaması, elbette köklerine bağlı ebeveynler için hiç de kolay değil. Bu farklılaşma, çoğu zaman bir hüzün ve kayıp duygusuyla karşılanıyor. İşte tam da bu noktada, meseleyi sağduyuyla ele alan uzmanların sunduğu değerlendirmeler; hem kırılan kalpleri onarmak hem de bu iki dünyayı ortak bir dilde buluşturmak için hayati bir önem kazanıyor.

Evliliğin İlk Provası: Ebeveyn Mirası

Psikolog Reyhane Dağlar, gençlerin eş seçimindeki pusulasının aslında büyüdükleri evde şekillendiğini vurguluyor. Dağlar’a göre ebeveynlerin iletişim dili, evlilik dinamikleri ve kriz anlarındaki tutumları, çocukların zihnindeki “ilişki haritasını” doğrudan çiziyor. Eğer bir ailede sağlıklı bir iletişim iklimi hâkimse; eşler birbirinin sınırlarına ve ihtiyaçlarına saygı duyuyor, hak ve sorumlulukları adil bir dengede paylaşıyorsa, gençlerin evliliğe bakışı da bu güvenle besleniyor. Ebeveyn ve çocuk bağının güçlü olduğu bu huzurlu zemin, gencin kendi aile değerleriyle uyumlu bir eş seçmesini kolaylaştırıyor; çünkü “tanıdık olan” aynı zamanda “güvenli olan” anlamına geliyor.

Buna karşılık, anne ve babanın sürekli çatıştığı bir ev ortamında büyümek, gençlerin evliliğe dair algısını zedeleyebiliyor. Özellikle annenin hem ev içi sorumlulukların tamamını üstlendiği, hem duygusal olarak yalnız bırakıldığı hem de özgürlük alanının daraltıldığı aile düzeni, gençler için ürkütücü bir “gelecek fragmanı”na dönüşüyor. Böyle bir tabloyla büyüyen gençler, ileride benzer bir hayatla karşılaşma endişesi taşıyarak kendi kültürlerinden biriyle evlenme fikrine mesafe koyabiliyor. 


Evdeki Adalet, Geleceğin Aynasıdır

Dağlar’a göre, gençlerin ileride kuracağı yuvanın temelleri, çocuklukta izledikleri o sessiz “iş bölümü” ile atılıyor. Eşlerin bir güç mücadelesine girmeden; karşılıklı destek, saygı ve sevgiyle alan tanıdığı bir ilişki modeli, gençler için en sağlıklı pusula niteliğinde.

Bu noktada ev içindeki iş bölümü, sadece bir temizlik ya da yemek meselesi değil, bir “adalet” eğitimi olarak karşımıza çıkıyor. Dağlar, kız ve erkek çocuklarına daha o yaşlarda farklı roller biçmenin risklerine dikkat çekiyor: Erkek çocuk oyun oynarken kız çocuğundan ev işi beklemenin, çocukların zihnindeki “eş” kavramını yaraladığını vurguluyor.

Öte yandan babanın sadece dışarıdan bakan bir figür değil, ev işlerine ve çocuk bakımına aktif katılan bir yol arkadaşı olması, devrim niteliğinde bir değişim meydana getiriyor. Bu tabloyu görerek büyüyen çocuklar, ileride ilişki kurarken adaleti ve eşitliği “öğrenilmesi gereken bir kural” olarak değil, “hayatın doğal bir akışı” olarak benimsiyorlar.

Yardımcı Baba, Güçlü Aile

Aile içi modellerin yetişkinlikte nasıl bir evlilik anlayışına dönüştüğünü, bireysel hikâyelerin satır aralarında okumak mümkün. Henüz üniversite öğrencisiyken, kendisi gibi öğrenci olan biriyle hayatını birleştiren Sevde Yılmaz, bu yolculuğu şöyle anlatıyor: “Herkesin aklında bir evlilik modeli vardır. Ama benim için öncelik, kendi inanç dünyamdan biriyle yürümekti.”

Evlilikte ortak noktaların önemine dikkat çeken Yılmaz, bu hissi şu sözlerle ifade ediyor: “Aynı tohumdan filizlenmiş olmak bana çok iyi geliyor.” Bu yaklaşımın arkasında ise çocuklukta gördüğü aile modeli var. Ataerkil bir düzen içinde büyümediğini söyleyen Yılmaz, babasının ev işlerinde annesine elinden geldiğince destek olduğunu anlatıyor. Üç çocukla birlikte hem öğretmenlik yapan hem de hukuk okuyan annesinin, bu yoğun süreçte babası tarafından yalnız bırakılmadığını özellikle vurguluyor.

Bugün kendi evliliğinde de benzer bir denge kurduklarını söyleyen Sevde Hanım, ev içi iş bölümünü hayatın doğal bir parçası olarak görüyor. Pazar günlerini ev işlerine ayırdıklarını anlatırken gülümsüyor: “Ben yemekleri yapıp tek öğünlük kaplara bölüyor, buzluğa koyuyorum. Hafta içi okula giderken ikimiz de çantamıza bu hazır yemekleri alıyoruz. Ben beslenme çantalarımızı hazırlarken, eşim de çamaşırları yıkayıp katlıyor.”

Bu küçük ama istikrarlı paylaşımlar, Yılmaz’a göre evliliği yoran değil; güçlendiren ayrıntılar arasında yer alıyor.

Anneliğin Sessiz Yorgunluğu

Bu arayış, her zaman bir reddediş değil; çoğu zaman daha nefes alınabilir bir hayat ve ilişki modeli bulma çabası olarak karşımıza çıkıyor. Üniversite öğrencisi Nisa Demir, geleneksel aile yapısındaki keskin rol dağılımının, kendisini evlilik fikrinden nasıl uzaklaştırdığını açık yüreklilikle anlatıyor. Demir’e göre babanın sadece “ekonomik güç”, annenin ise “kalan tüm yükün tek hamalı” olduğu o sessiz anlaşma, yeni kuşak için artık bir tıkanma noktası.

Nisa Hanım’ın bu konudaki perspektifini değiştiren şey, Alman bir arkadaşının kurduğu denge olmuş. İki çocuk annesi olan arkadaşının sahip olduğu o tükenmeyen enerjinin kaynağını ararken, karşısına tek bir yanıt çıkmış: Eş desteği. 

Kendi kültür havzasında tanıdığı annelerin çoğunun, günün sonunda “çok yorgun” ve akademik/sosyal hayatta yalnız bırakılmış olduğunu belirten Demir, bu iki dünya arasındaki farkı şu sözlerle özetliyor: “Kendi çevremde gördüğüm annelik, hep bir şeylerden vazgeçmekle eşdeğerdi. Ancak arkadaşımın eşinin, her ihtiyaç duyulan anda bir yol arkadaşı olarak orada durduğunu görmek, bendeki evlilik algısını temelinden değiştirdi.” Bu tablo, Nisa için sadece bir gözlem değil; evliliğin bir “tükeniş”ten ziyade, doğru bir eşle “yeşerme” olabileceğine dair yeniden kazanılmış bir motivasyon.

Kadından Geriye Sadece “Anne” Kalmasın!

Demir’in dikkat çektiği bir başka hayati nokta, kadın kimliğinin zamanla sadece “eş” ve “anne” rolleri içine hapsolması. Ona göre geleneksel kalıpların en ağır mirası bu: Yıllar geçtikçe kadının kendi hayallerinden, hobilerinden ve bireysel varlığından geriye bir “fedakârlık anıtı” olarak yalnızca anneliğin kalması. Bu tablo, dışarıdan kutsal görünse de gençlerin evliliğe dair motivasyonunu derinden yaralıyor.

Ebeveynlerin çocuk üzerindeki iz düşümünün farkında olan Nisa Hanım, insanların çoğunlukla ebeveynlerine benzeyen kişilere meylettiği o kadim kuralın artık değişmeye başladığını söylüyor. Yeni kuşağın, sadece izlemediğine; aynı zamanda analiz ettiğine değinen Demir, pek çok gencin, anne ve babasındaki “rahatsız edici” döngüleri tanımlayabildiğine ve kendi hayat hikâyesini bu döngünün dışına taşımak için bilinçli bir çaba sarf ettiğine dikkat çekiyor.

Bu farkındalık, Nisa’yı farklı kültürden biriyle evlilik fikrine de yakınlaştırmış. Küreselleşen dünyada internet ve iletişim imkânlarının kültürleri birbirine komşu kıldığını düşünen Nisa Hanım için asıl mesele “nereli” olunduğu değil, “nasıl bir dünyada” buluşulduğu. 

Farklılıkların birer engel değil, “bir arada yaşama tecrübesi”ni zenginleştiren unsurlar olduğu bu yeni bakış açısı, göçmen ailelerin çocukları için çoktan yeni bir nefes alanı açmış gibi görünüyor.



Babanın ev işlerinde bir yol arkadaşı olması devrim niteliğinde bir değişimdir; bu iklimde büyüyen çocuk, adaleti öğrenilmesi gereken bir kural değil, hayatın doğal akışı olarak benimser.

Sınırları Aşan Kalpler

Bu bakış açısı, kimi zaman zihinsel bir sorgulamanın ötesine geçip hayatın tam ortasında somut bir tecrübeye dönüşüyor. Samet Yüce’nin hikâyesi buna iyi bir örnek. Birkaç yıl önce ailesiyle birlikte yolu Almanya’ya düşen Samet Yüce, muhafazakâr ve ataerkil kodların baskın olduğu bir ailede büyümüş. Yaklaşık iki yıl önce ise Almanya’da doğup büyüyen Polonyalı bir genç kadınla hayatını birleştirmiş. 

Samet Bey, kendi eş seçiminde çocukluğunda izlediği modelin “ters yansımasını” aradığını itiraf ediyor. Eşinin kararlarına saygı duyan, eşitlikçi bir ilişki arayışı, onu geleneksel kalıpların dışına taşımış. Ancak farklı kültürlerin birleşmesi, beraberinde “beklentiler labirentini” de getirmiş. Yüce, bu durumu şöyle özetliyor: “Kendi ailelerimizin köklü beklentileri ile eşlerimizin dünyası arasında bir köprü kurmaya çalışırken bazen fırtınalara yakalanabiliyoruz.” 

Bu çatışmanın odağında ise Batı’nın “birey” odaklı aklı ile Doğu’nun “cemiyet” odaklı kalbi yer alıyor. Yaşadığı ülkede bireyin yalnız başına bir değer olarak kabul edildiğini ve insanların bu yalnızlığa alıştığını gözlemleyen Yüce, kendi içindeki özlemi ise şu sözlerle dile getiriyor: “Biz, ailemiz ve ebeveynlerimizle sürekli bir arada olmak, dertlerle hemhâl olmak, bağlarımızı diri tutmak istiyoruz.” Samet’in hikâyesi; modern bir evlilik kurarken, bizi “biz” yapan o sıcak toplumsal dokuyu kaybetmeme mücadelesinin bir özeti gibi.

Kültürler Arası Köprü: Eşitlik Dili

Samet ve eşi için bu sınırları aşan birlikteliğin sırrı, henüz “evet” demeden önce attıkları o şeffaf adımlarda saklı. Beklentilerinden ailelerine, kültürel kodlarından hassasiyetlerine kadar her şeyi masaya yatıran çift, kriz anlarını yönetmek için de altın bir kural belirlemiş: Öfke anında karar alma, anlamaya odaklan. Samet, bir sorunla karşılaştıklarında önce duygusal bir röntgen çektiklerini anlatıyor: “Nasıl olsaydı daha iyi hissederdik?”, “Bizi tam olarak ne rahatsız etti?” Bu sorular, savunma mekanizmalarını indirip yerini derin bir empatiye bırakıyor. Kültürler arasındaki o “tercüme edilememiş” boşluklar, bu sorularla doluyor.

Evin içindeki düzen ise bu zihinsel adaletin fiziksel bir yansıması gibi. Samet, ev işlerini “kadın işi” ya da “erkek işi” olarak değil, “sevilen” ve “sevilmeyen” işler olarak paylaştıklarını söylüyor: “Benim en sevmediğim iş olan bulaşığa eşim omuz veriyor, onun sevmediği yemek yapma kısmını ise ben üstleniyorum.” Bu basit ama devrimci iş bölümü, aslında yazının başından beri aradığımız o “nefes alan evlilik modeli”nin en somut kanıtı gibi.


Yıllar geçtikçe kadının kendi hayallerinden ve bireysel varlığından geriye yalnızca bir ‘fedakârlık anıtı’ kalması, gençlerin evlilik motivasyonunu derinden yaralıyor.


Hibrit Kimlikler: “Hangi Durumda Kimim?”

İngiliz sosyolog Stuart Hall’a göre kimlik, doğuştan gelen ve donmuş bir miras değil; aksine her gün yeniden inşa edilen canlı bir süreçtir. Hall, “Kimlik yalnızca kim olduğumuzla değil, kim olmaya çalıştığımızla da ilgilidir.” derken, insanın kendisini geçmişin sınırlarına hapsetmediğini hatırlatıyor. Bu bakış açısıyla kimlik; sadece köklerden ibaret değil, kişinin bugünkü deneyimlerinin ve hayallerinin üzerine eklenen yeni katmanlarla şekilleniyor. Kimlik değiştikçe, gençlerin kalbindeki o meşhur soru da kabuk değiştiriyor: “Nasıl bir hayat kurmak istiyorum?”

Sosyolog Zeynep Genç’e göre göç eden ailelerin çocuklarında hibrit bir kimliğin ortaya çıkması bu yüzden kaçınılmaz. Genç, bu durumu iyi ya da kötü diye etiketlemek yerine, bir gerçeklik olarak kabul etmek gerektiğini vurguluyor. Çünkü göçmen ailelerde büyüyen gençler, daha çocukluk ve ergenlik dönemlerinde bir akültürasyon sürecinden geçiyor. Bu süreçte yalnızca anne ve babalarının kültürüyle değil, çoğu zaman yaşadıkları ülkenin kültürüyle daha yoğun bir etkileşim kuruyorlar. 

Bu bireyler için hayat, farklı bağlamlara göre değişen bir kimlik performansına dönüşüyor. Genç’in vurguladığı gibi, bir noktadan sonra mesele “Kimim?” sorusundan çok, “Hangi durumda kimim?” sorusuna evriliyor. İşte bu yüzden evlilik; göçmen gençler için sadece bir yuva kurmak değil, kimliklerinin hangi yönünü öne çıkaracaklarına dair hayati bir seçim hâline geliyor. Kimi aile mirasına tutunarak güvenli limanı ararken, kimi farklı bir kültürle birleşerek kendi kimlik yolculuğunda yeni bir kıta keşfetmeyi seçiyor.

Yargısız Dinlemenin Gücü

İki farklı kültürün arasında büyüyen bir gencin dünyasını anlamak, aileler için sabır isteyen bir keşif yolculuğu. Dağlar, bu noktada ebeveynlere hayati bir hatırlatmada bulunuyor: “Aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz, sadece anlamaya çalışın. Bir tercihin altında hangi ihtiyacın veya duygunun yattığını fark etmek, aradaki uçurumu kapatmanın ilk adımıdır.” Buradaki en güçlü araç ise yargısız dinleme. 

Dağlar, ebeveynlere birer dedektif gibi suçlu aramayı değil, birer kâşif gibi merak etmeyi öneriyor: “Bunu neden önemsiyor sorusu, bir anne ya da babanın evladının iç dünyasına yapacağı en hakiki yolculuğun pusulasıdır. Zira çatışmanın kökleri, bazen görünenin çok daha derinindedir. Bir gencin ‘Onunla evlenmek istiyorum!’ inadı, çoğu zaman sadece bir gönül meselesi değil; aslında görülme, anlaşılma ve kendi kimliğini bir başkasının aynasında inşa etme çığlığıdır.” 

Ebeveynlerin evlilik konusunu yasaklar ve korkularla değil, “açık uçlu sorularla” bir müzakere alanına dönüştürmesi gerektiğini belirten Dağlar, bu iletişimi başlatacak o sihirli soruları şöyle sıralıyor: “Senin için bir eşte en önemli değer nedir?”, “Geleceğe dair seni en çok ne endişelendiriyor?” ve “Nasıl bir yuva seni gerçekten mutlu eder?”

Bu sorular, sadece sıradan birer soru değil; hem gencin kendi iç dünyasını keşfetmesini sağlayan bir ayna hem de aileyle kurulan o kopmak üzere olan köprünün en sağlam halatları!

Sözle değil, hâlle…Ebeveynlerin ev içindeki tutumlarıyla dış dünyaya sergilediği davranışlar arasındaki makas açıldığında, çocuğun dünyasında tek bir soru yankılanır: “Hangisi gerçek?” Psikolog Reyhane Dağlar’a göre, söylenenle yapılan arasındaki bu uyumsuzluk, sadece bir iletişim kazası değil; çocuğun kalbindeki “güven” kalesinin sarsılmasıdır. Çocuk; dürüstlüğün, samimiyetin ve hakikatin ebeveyn eliyle esnediğini gördüğünde, “Bana gerçeği söylemiyorlar.” duygusuyla içe kapanmaya başlıyor. Dağlar, zamanla bu tutarsızlığın, gencin kimliğini ikiye böldüğünü ifade ediyor. Ailesinin hoşlanmayacağı fikirlerini saklayan, evde başka, dışarıda tamamen başka birine dönüşen genç; içsel bir bölünme yaşıyor. Bu bölünme, evlilik söz konusu olduğunda devasa bir kaygıya dönüşüyor: “Hangi kimliğimle var olacağım?” ve daha da önemlisi, “Kendi evimde de bu maskeli baloyu mu sürdüreceğim?” 

Örneğin; bir aile dışarıda “Allah katında herkes eşittir.” derken, evde başka kültürleri veya milletleri küçümsüyorsa; çocuk bu çelişkiyi iliklerine kadar hissediyor. Gençler, ebeveynlerinin dışarıya karşı kuşandığı o “erdemli” söylemlerin ev içindeki gerçekle çatıştığını gördükçe, evliliği güvenli bir liman değil, yeni bir “rol yapma alanı” olarak görmeye başlıyor. İşte bu yüzden, ebeveyn tutarlılığı, sadece bugünün huzurunu değil, gelecekteki yuvaların harcını da temin ediyor. Çocuk, evde gördüğü “hâl”in samimiyetini ileride kendi ilişkisine bir miras olarak taşıyor. Ya da tam aksine, tutarsızlık ve gizleme ile büyüyen bir genç bu döngüden kaçmak için evlilikten uzak duruyor veya farkına varmadan aynı maskeyi kendi çocuklarına da takıyor.

İki Kültür, Tek Kimlik

Sosyolog Zeynep Genç’e göre gençler, ebeveynlerinin “biz” ve “onlar” diye ayırdığı dünyanın artık bizzat içindeler. Eğer bu temas süreci sağlıklı yönetilmezse, gençler iki tehlikeli uca savrulabiliyor: Ya köklerini tamamen reddeden bir asimilasyon ya da dış dünyaya tamamen kapanan bir ayrışma. Genç, bu noktada dengenin anahtarının “kabul” olduğunu vurguluyor: “Köklerimizin başka topraklara uzandığını ama artık yeni bir toplumda yaşadığımızı kabullenmeliyiz.” Genç’e göre denge kurmanın yolu, birkaç olumsuz örneği tüm bir topluma mal etmemekten ve kimliğin sabit değil, yaşamla birlikte sürekli şekillenen bir süreç olduğunu anlamaktan geçiyor.



Ebeveynin dışarıya karşı kuşandığı erdemli söylemler ev içindeki gerçekle çatıştığında, gençlerin kalbindeki “güven kalesi” sarsılmaya başlar.


Değerler ve Sınırlar

Reyhane Dağlar, ailelerin en büyük hatasının çocukların değerleri “zaten bildiğini” varsaymak olduğunu belirtiyor. Oysa değer aktarımı sadece teorik bir eğitim değil, ebeveynin tutarlılığına şahitlik etme sürecidir. Çocuğu bir kursa veya mentöre emanet etmek sorumluluğu bitirmiyor; asıl mesele, o değerin günlük hayatta nasıl yaşandığı…

Bu yaşanmışlık, gurbette kimliğini korumanın en kritik yolu olan “hayır” diyebilme becerisini, yani sınır koymayı besliyor. Dağlar, bir gencin kültürel veya dinî sınırlarını nazikçe çizebilmesinin ancak aile içinde kendi sınırlarına saygı duyulmasıyla mümkün olduğunu vurguluyor. Düşünceleri küçümsenmeyen, azar işitmeyeceğini bilen bir genç; neyi, neden istediğini ailesine daha net ifade edebiliyor. Kendi kimliğini saklamadan toplumun bir parçası olabilen, değerlerini bilen ve kendini güvende hisseden bireyler; eşleri hangi kültürden olursa olsun daha sağlıklı ilişkiler kuruyor.

Nihayetinde evlilik; hangi coğrafyada olursa olsun, iki insanın birbirine “elbise” olmasıdır. Bu elbiseyi diken iplik ise geleneklerin ağır baskısı değil; İslam’ın özündeki adalet, merhamet ve saygı bilincidir. Bu bilinçle kurulan yuvalar, hangi banliyöde ya da şehirde olursa olsun, huzurun asıl adresi kalmaya devam edecektir.

Önceki İçerikEbeveynden Az Kullanılmış Ayna
Sonraki İçerik“Bana Yapılanları Unutmak İstemiyorum. Bu Günah mı?”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın