Müslüman Olduğumu Gizlemeli miyim?

Müslüman kimliğimiz hayatın her alanında kendini göstermeli; fakat bunu kimseyi rahatsız etmeyecek bir incelik ve nezaketle yapmalıyız.

122

Yeni bir ülkede hayat kurmanın elbette farklı zorlukları var. Dil, kültür, iş veya okul düzeni gibi konular, bir entegrasyon süreci gerektiriyor. Bu süreçte bazı insanlar ise Müslüman kimliklerini gösterip göstermeme konusunda kararsız kalıyor. “Müslüman olduğumuzu söyleyeyecek miyiz, yoksa kendimizi gizleyecek miyiz?”, “Arkadaşlarım namaz kıldığımı bilmeli mi, yoksa bilmemeli mi?”, “Başörtüsü taktığım için garip garip bakıyorlar, acaba başımı açsam daha mı iyi olur?” gibi soruları özellikle üniversite ve çalışma hayatında aktif olan gençlerden sıklıkla duyuyoruz. Bu sorunun fıkhi boyutlarını ilgililerine bırakıp, gelin konunun diyaloğa bakan yönünü birlikte düşünelim.

Doğruyu Kim Temsil Edecek?

Herkesin dinini özgürce ve dilediğince yaşamasına gönülden saygı duyuyorum. Ancak Müslüman kimliğimizi gizleyerek dinimizi temsil edişimiz sizce de eksik olmaz mı? Muhataplarımız daha önce hiç namaz kılan bir Müslüman görmemişlerse, tesettürlü bir hanımefendi ile yolları kesişmemişse ya da geçmişte gördükleri Müslümanlar doğru bir temsil sergileyememişse bu insanlara gerçek İslam’ı kim temsil edecek? Ben Müslüman olduğumu gizlersem, öteki namazını saklarsa, beriki başörtüsünü açarsa; namaz kılan, başını kapatan bir Müslümanın ne kadar da iyi bir insan olduğunu kimden görecekler?

Önyargıları Ortadan Kaldıralım

Bazı toplumların İslami pratiklerle iç içe yaşamaya alışık olmadığı aşikâr. Ancak bu tanışıklık, ertelenmek zorunda değil. İslami kimliğimizle hayatın her alanında görünür olmalıyız. Fakat bunu insanları rahatsız edercesine gözlerine sokmamalıyız. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla toplumumuz dinin ruhuna uygun temsilleriyle görünür ve ulaşılabilir oldukça önyargılar ortadan kalkacak, korku ve endişeler izale olacak, müspet etkileşimler artacaktır. 

Kozmopolit Şehirlerin İhtiyacı

Küreselleşmeyle daha heterojen bir hâl alan toplumsal yapıların ve kozmopolitleşen şehirlerin ihtiyacı ise daha önce başarıyla uygulanmış bir adım. Efendimizin hicret sonrası Medine’de inşa etmek istediği çoğulcu toplum modeli. Yahudiler, müşrikler, Müslümanlar aynı şehirde bir arada yaşamayı başarmışlarsa, bizler de başarabiliriz. Farklı olabiliriz, farklı şeylere inanabiliriz; ama bu, barış içinde yaşamamıza mâni olmamalı. Medine Vesikası’nın ikinci maddesinde yazıldığı şekliyle ifade edecek olursak; bu şehirde yaşayanlar bir ümmettir. Bu şehrin sakinleri Yahudi ise Kur’an’a göre yaşamak zorunda değildir. Müşrik birinin Tevrat’a bağlılık gibi bir yükümlülüğü olamaz. Tüm bunlar toplumsal barışın teminine engel teşkil etmez. Yeter ki bireyler farklılıklarla mücadele etmek yerine, onları kabullenip farklılıklara rağmen bir arada yaşama tecrübesi geliştirmek istesin.


Bir Diyalog Hikâyesi

Hollanda’da faaliyet yürüten bir diyalog kurumu, farklı inanç ve kültürlerden insanları bir araya getirdiği programlarından birine, müzik dinletisi eklemeye karar vermişti. Programın akışına kemanı ve zarafetiyle dâhil olan isim ise Şeyma’ydı. Kıyafetleriyle uyumlu başörtüsüyle sahneye çıkan bu genç hanımefendi, dinleyicilerin önce şaşkın, ardından hayranlık dolu bakışları arasında kemanını konuşturuyordu. 

Müzik ziyafetinin sonunda konukların birçoğu, konuşmacılardan çok onun yanına yöneliyor; bu genç kadını daha yakından tanımak istiyordu. Üniversitede iki bölümü birden okuyan, yerel dilin yanında akıcı bir şekilde İngilizce de konuşan ve ustaca keman çalabilen Şeyma, misafiri olduğu topluma kelimelere ihtiyaç duymayan güçlü bir mesaj veriyordu. 

O akşam salonda yalnızca notalar yankılanmadı. Aynı zamanda önyargı duvarlarında sessiz gedikler de açıldı.

Önceki İçerikHayat Var!
Sonraki İçerikBaşka Dinlerin İbadetine Eşlik Edilebilir Mi?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın