Merhamet Etmez Misin Evladına! 

111


Yazan: Nehir Ülge

Pek çok su canlısının sergilendiği büyük bir akvaryuma gitmiştik ailece. İnanılmaz güzellikte, irili ufaklı balıklar aheste aheste yüzüyordu camların arkasında. Hepsi muazzam bir sanat eseri, hepsi eşsizdi. Çoluk çocuk, yaşlı genç kalabalık bir ortamdı. Sonra dikkatimi çekti: Büyük küçük herkesin elinde telefon, balıkların, ahtapotların videosunu çekiyordu. Nedendi bu her şeyin videosunu, fotoğrafını çekme merakı? Görüntüleri başkalarıyla paylaşmak için çekiyorlardı muhtemelen. Gösterme hastalığının en kötü tarafı nedir, bilir misiniz? Görememek! Kendine kör kalmak… Tefekkür ve hikmetten mahrumiyet.

Dünya değişiyor; teknolojik ve dijital gelişmeler baş döndürüyor. Sanallık, kesif bir sis gibi çöktü üstümüze. Beğenilme butonu biricik hedef hâline geldi. Takip edilmek ya da etmek… Kısaca hipnoz olmuş durumdayız. Uyuşturucu bağımlılığından hâllice bir bağımlılık kuşağına girdi kitleler. Peki, bu nasıl oldu? İnternetin evlerimize girmesiyle aralandı sanal dünyanın kapıları. Sonra, birbirinden renkli ve cazip bir sürü sosyal medya platformu kuruldu. Kurucuları dünyanın en zenginleri olurken, kullanıcıları rengârenk bir girdaba kapılmıştı bile. Koskoca dünyada sabahtan akşama kadar olup biten her şeyi bilmek zorundaydık sanki. Öyle de oldu. Herkesin her şeyi bildiği ama cehaletin tüm dünyayı sardığı bir zaman dilimine girdik.

Kötü kâbuslarla dolu bir uykudan uyanmış gibi gergin insanlarla doldu sokaklar. Gerçeklik duygusu zedelenmiş, hayata uyum sağlamakta zorlanan yorgun, kayıp kitleler… İçten içe çürüyoruz. Black Mirror tarzı dizilerdeki uçuk kaçık kurgular çoktan gerçekleşmeye başladı bile. Hisleri botokslanmış kalabalıklar, sekiz on saniyelik kısa videolar arasında savrulup duruyor.

Uyan

Merhametin yok diyelim nefsine

Merhamet etmez misin evladına”

Mehmet Âkif’in yukarıdaki dizelerini yıllar önce bir kitapçının duvarına asılmış bir tabloda okumuştum. Gözlerinden yaşlar süzülen güzel bir çocuğun resminin altında yazıyordu. O zaman, ne demek istediğini pek düşünmemiştim. Aradan yıllar geçti; o resim duvarlardan indi ama o söz aklımdan hiç çıkmadı. Çocuklarımın yüzüne bakmaya başladığımda, ne demek istediğini tam olarak anladım.

Mehmet Âkif, “Uyan” şiirini işgal edilmek istenen bir topluma, 1915 yılının zorlu günlerinde yazmıştı. Kaybedilen topraklar, yoksulluk, yağmalanan bir mazi… Halkı, maddi ve manevi kayıplar karşısında mücadeleye çağırıyordu. “Kendin için değilse, çocuğun için uyan!” diyordu âdeta. Aradan bir asır geçti. Bir bakıma çok şey değişti, bir bakıma hiçbir şey değişmedi. Bugün görünmeyen bir istila altındayız; ne var ki düşmandan haberimiz yok. Daha da önemlisi, çocuklarımızın geleceğinde uğruna kan, ter ve gözyaşı döktüğümüz değerler yerini koruyabilecek mi? İşte asıl endişemiz bu. 

İşgal

Biri bana, “Ebeveyn olmanın en zor yanı nedir?” diye sorsa, düşünmeden derim ki: “Hatalarımı evlat aynasından görmek.”
Evlatlarımızla aramızdaki bağı biliyor musunuz? Boşlukta kaybolduğunu sandığımız sesimizin yeni sahibi onlar olacak. Ve biz öldükten sonra bile o sesi, onlardan duyacağız… Peki, duyacaklarımıza hazır mıyız? “Merhamet etmez misin evladına?” diyen Mehmet Âkif bugün yaşasaydı, ne derdi acaba? Belki de en başta, “Çocuklarınızı sanal âlemin işgaline bırakmayın,” derdi.

Ama kime söylerdi bunu? Çoktan sanal dünyanın girdabında kaybolmuş annelere mi? Yoksa çocuklarıyla mutfakta zar zor karşılaşan babalara mı? Yani, kendi nefsine bile merhamet etmeyen ebeveynlere mi? Çocukların elindeki cihazları çekip almak ilk çözüm gibi görünüyor; ama değil. Asıl çözüm, önce bizim o ekranlara bıraktığımız zamanı, dikkati ve varlığımızı geri kazanmamızda.

Hicret İçinde Hicret 

Hani diyorlar ya, ne yiyorsanız osunuz. Ben de ekliyorum. İnsanın his ve idrak dünyası gördükleri, duyduklarıyla inşa olur. Ekranda kaybolmuş, her şeyi bilen ama haddini bilmeyen güruhlar korkutucu geliyor bana. Korkarım geleceğin dünyasında tahripkâr bir rol oynayacaklar.

Amma da içimizi kararttın dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin. Merhamet şairini dinleyelim, merhamet edelim hem kendimize hem evlatlarımıza. Üstümüze düşeni yaptıktan sonra tevekkül kayığına binmek en selametli yol. Ne dünyevi ne uhrevi bir kazancı olan sosyal medya maceramızı artık azaltmamız hatta çocukların yanında tümüyle bırakmamız gerekiyor. Bizim gerçek takipçilerimiz yavrularımızdır ve ayak izlerimizden yürüyecekler. Sanal alemden gerçek dünyaya hicret etmeye mecburuz. 

İnsanın kendi içine yapması gereken yolculuğun kaldırım taşları tefekkür ve okumaya dönüş zamanı… Tefekkür dünyamızın gerçekten ihtiyacı olan kitapları sıraya koyup okuma listesi oluşturabiliriz. Kâğıdını koklaya koklaya hissede düşüne okumalı ve yorulunca çıkıp şöyle bir gökyüzüne bakmalı. Ayakkabılarımızı çıkarıp bir ağacın altında oturmalı gözlerimizi kapatıp rüzgârın sesini dinlerken varlığı iliklerimizde hissetmeli, Allah’a şükürle dolmalıyız. Okumalı, tefekkür dünyamızı yeşertmek için kâinat kitabını okumalı… Kâinat bize dair ipuçlarıyla dolu. “Ben kimim nerden geldim nereye gidiyorum?” okulundan mezun olmak için kendimize gelmeliyiz. Biz gelirsek küçük takipçilerimiz de gelecektir. 

Sanal alemden, sosyal medyanın hayhuyundan kendimizi kurtardıktan sonra çocuklarımızın yanına yaklaşıp, ellerini tutup gözlerine bakabiliriz.

Önceki İçerikAbdullah bin Üneys
Sonraki İçerikKayınpedere Hürmet Farz mı, Fazilet mi?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın