
Geçenlerde, Bekir eniştemi kaybettiğimizi öğrendim. Binlerce kilometre öteden gelen bu ölüm haberleri, yuvarlandıkça büyüyen bir kar topu misali devleşiyor ve insanın üzerine kocaman bir çığ gibi çöküyor.
Bekir eniştem, sağlığında üzerine pek düşündüğüm biri değildi. Tam bir Anadolu köylüsüydü; malıyla davarıyla hemhâldi. Toprağın gözüne bakan kavruk benizli bir adamdı. Ortak noktamız azdı; birbirimize hatır sormaktan öteye geçmezdik.
Küçükken evine çağırmasın diye köşe bucak saklanırdım ondan; çocukları yaşıtım değildi çünkü. Kaçtığımı bilir, yine de yakaladıkça beni sımsıkı kucaklar, sonra yine o meşhur koşar adımlarıyla işine seğirtirdi.
Bizim oraların tabiriyle, hiç et tutmayan, kupkuru, yorulmak bilmez bir adamdı. Herkesin imdadına koşar, kim çağırsa yardıma giderdi. Ekin mi biçilecek, dam mı sıvanacak, filancanın düğün yemeği mi yapılacak… Akla ilk eniştem gelirdi. Ama gariptir… Bu katıksız yardımseverliği, onu insanların gözünde büyütmek yerine alaycı bir yakıştırmanın konusu yapmıştı. Kimseye yaranamamıştı.
Derken zaman geçti. Sadece yıllar değil, köprüler de yıkıldı aramızda. Zaman, rüzgârla havalanan tozlar gibi uçup gitti. Ben gençliğimi yaşarken o yaşlandı; köyünü bırakıp şehre yerleşti. Fırtına bizi savurmadan hemen önce son kez karşılaştık. Kırışmış yüzündeki o pırıl pırıl gülümseme hiç değişmemişti. Bir gözünün artık görmediğini söyledi. Yine sımsıkı sarıldı bana. Çocukluğumdaki gibi. Onu son görüşüm oldu.
Birkaç yıl evvel beyin kanaması geçirdiğini öğrendim. Kısa süre önce de o son haber geldi: “Bekir enişteyi sakladık…”
Ölüm, yollardaki “dur” levhaları gibi. İnsana “devam etmeden önce biraz dur” diyor. Bir ölüm haberi aldığımızda her şey bir anlığına donuyor. Eniştemin ölüm haberini alınca, ben de durdum. Zihnim anılar defterine uzandı. Hepimiz yaparız bunu… Birinin “göçtüğünü” duyunca hatıraları yoklarız. Bekir enişteme dair ne varsa tek tek yokladım. Ve dudaklarımdan sadece şu döküldü: “Allah rahmet eylesin… İyi adamdı.”
Sonra düşündüm. Bana bunu dedirten neydi? Hayatımın merkezinde biri değildi. Aile fotoğrafımızın hep biraz uzağında, silik bir yerindeydi. Cevabı kalbimde buldum: İnsan iyiliği unutabilir; ama kötülüğü asla… Hafızamda Bekir enişteme dair tek bir sert söz yoktu; tek bir kaba davranış, samanlığını dağıtan o haylaz Zeynebe atılmış tek bir sert bakış bile yoktu. Çatılmış tek bir kaş yoktu.
O an anladım: İnsan olmak aslında ne kadar kolay… ve ne kadar zor! Alengirli hesaplara gerek yoktu. Mesele basitti. Kimseyi incitmemek ve mümkünse dağa taşa, kurda kuşa gülümsemek. Yunus haklıydı: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığımız namaz değil.”
Bekir eniştemin o gülen yüzünü hafızamın duvarına astım. Arada bir o cılız, koşar adım hâllerine bakıp gülümseyeceğim. Teyzemin onun ardından döktüğü gözyaşları da “iyi adam” kanaatimi iyice mühürleyecek. Çünkü eğer bir kadın hayat arkadaşının ardından böyle içli içli ağlıyorsa… O adam gerçekten iyidir. Allah rahmet eylesin. Ahiret yolculuğu, bize ikram etmeye doyamadığı şak şak helvaları kadar tatlı geçsin.
Hepimiz birer tablo tamamlayıp gidiyoruz. Yaradan ile olan kısmı bizi aşar; ama geride kalanlara ne bırakacağımız bizim elimizde. Tablomuz ne durumda? Kaç karanlık nokta var, kaç kalp kırıklığı? Karşısına geçip baktığımızda, “Ufak tefek fırça hataları olsa da… İyi bir resim!” diyebiliyor muyuz?
Binlerce kilometre öteden bir çığ gibi gelip üzerime çöken o ölüm haberi, bu hatıraların arasında usulca eridi. Geriye soğuk bir kışın ağırlığı değil; eniştemin tatlı bir telaşla yanımızdan geçerken bıraktığı sıcak bir esinti kaldı.
O şimdi, elinde yine o şak şak helvası, yüzünde aynı pırıl pırıl gülümseme ile ebedi bir bahara doğru koşuyor…


