
Sınıfın penceresinden içeri, Akdeniz’in tuzlu esintileri değil, kutup rüzgârlarının soğuk nefesi giriyordu. Kar, Sanirajak’ın üstünü sessiz bir battaniye gibi örtmüş, sınıfın duvarlarında ince bir titreme bırakmıştı. Kuzey Kutup Dairesi’nin üzerinde, yalnızca 800 kişinin yaşadığı bu kasabada, matematik öğretmeni Erkan Çarpan, tahtaya formüller yazıyordu: Parantezler, rakamlar, eğik çizgiler, artılar…
Sınıf, arka sıralardaki bir kız öğrencinin parmak kaldırışıyla sessizleşti. “Öğretmenim!” dedi İnuit kızı, sesi rüzgârın uğultusuna karışır gibi, “Siz buraya nereden geldiniz?” Sorunun çıplaklığı, birden havayı değiştirdi. Ne formüller ne de beyaz tahta önemliydi artık. Erkan Bey, gözlerini pencereden dışarı çevirdi. Kar, gökyüzünden değil, sanki yerin derinliklerinden fışkırıyordu. O an, kendi yolculuğu kadar, insanlığın kadim yürüyüşünü de düşündü. Köklerinden koparılanların, yeni coğrafyalara umut bağlayanların, göç yollarında Allah’ın rızasını arayanların hikâyesini.
Okulun başka bir köşesinde, bir başka sınıfın kapısı aralandı. Bu kez tahtanın önünde, Erkan Bey’in İngilizce öğretmeni oğlu İkram Çarpan vardı. Tahtaya “Where are you from?” yazıyordu. Çocuklardan biri, kürklü parkasını çıkarıp tahtayı işaret etti. Buzlu rüzgârlar ve karlı günlerle şekillenmiş yuvarlak yüzü dikkat çekiyordu. Merakla sordu: “And you, teacher? Where are you from?”
İngilizce öğretmeni İkram’ın yüzünde bir tebessüm belirdi, ama göz kenarlarındaki ince çizgiler, sorunun derinliğini haykırıyordu. Çünkü bu, yalnızca bir soru değildi. Öğrencisinin koyu kahverengi gözlerindeki merak, onun bütün yolculuğunu yeniden hatırlatıyordu. Babasınınkine benzer bir sınavla karşı karşıyaydı: Seçimini açıklamak, bu uzak coğrafyada varoluşunu izah etmek…

Sınıflar Farklı, Soru Aynı: Nereden Geldiniz?
Baba ve oğul, iki ayrı sınıfta, aynı soruyla yüzleşiyordu: “Nereden geldiniz?” Bu sorular, yalnızca Kanada’nın kuzeyindeki meraklı İnuit çocuklarının değil, insanlığın en eski yolculuğunun yankılarıydı. Tıpkı Habeşistan’a gidenlerin yabancı gözler önünde verdikleri cevaplar gibi. Tıpkı Medine’de yeni bir hayata kök salmaya çalışanların kalplerinde duyduğu tereddüt gibi.
Hicret, ayak izlerinin birbirini takip etmesi ya da bedenlerin bir diyardan diğerine taşınması değildir; o ruhun ve kalbin de yolculuğudur. Bazen bir şehrin sokaklarını, bir evin kapısını terk etmekle başlar; bazen de kalbin en karanlık köşesinden uzaklaşmakla… İnsanoğlu, alışkanlıkların uyuşukluğunu, tecrübelerin konforunu, geçmişin ağır yüklerini geride bırakmadan gerçek bir yolculuğa çıkamaz.
Bu yüzden tasavvuf geleneğinde hicret, nefsin karanlık köşelerini terk etmek, dünya arzularından uzaklaşarak Rabb’e yönelmek şeklinde yorumlanmıştır. Çünkü dışarıdaki göç, içerideki yolculukla tamamlanmazsa, kişi hangi diyara giderse gitsin, korkularını ve zaaflarını da yanında götürür. Oysa kalbinin hicretini gerçekleştirenler, ışıklarını da yanlarında taşırlar.
Modern zamanların göçmenleri de aynı sınavla karşı karşıya. Yeni bir dil, yabancı bir iklim, bilinmeyen bir kültür… Peki, en zoru ne? Görünmeyen bir yolculuk: İnsanın iç yolculuğu. Zira her adımda coğrafya ile birlikte kalp de değişir. İnsan, önce kendisine bir kapı açar; ardından insanlığa ve inancına doğru adım adım genişleyen bir yol bulur. Bu kapı, yalnızca fiziksel bir geçit değil; aynı zamanda ruhun ve vicdanın yeniden doğduğu, düşüncenin ve duygunun tazelendiği bir yerdir.
İlk Adımdan Bugüne
Hz. Âdem’in cennetten yeryüzüne ilk adımı, güvenli bir sığınaktan bilinmez bir âleme yapılan ilk yolculuktu. Hz. Nuh, tufanın dalgalarıyla yeni bir başlangıcın kapısını araladı. Hz. İbrahim, Babil’den Hicaz’a, oradan Kenan’a yürürken yalnızca bedenini değil, davasını ve kalbini de taşıdı. Hz. Musa, ana kucağından saraya, Mısır’dan Eyke’ye, nehirlerden denizlere uzanan bir yolculukla kavmini özgürlüğe çıkardı. Hz. İsa ise kendisinden önceki peygamberlerin izinde, kutsal mirası yeniden taşımak üzere yollara düştü.
Coğrafyayı Aşan Yolculuklar
Mekke’de baskılar artıp nefesler daraldığında, Peygamber Efendimiz müminlere Habeşistan’ı işaret etti. Çünkü adaletli bir hükümdarın himayesinde, yeni bir hayat kurmaları mümkündü. Gidenlerin bir kısmı geri döndü, bir kısmı orada kaldı.
Sonra Medine hicreti geldi. Muhacirler, mallarını, evlerini, kimi zaman sevdiklerini geride bırakıp bir bilinmeze adım attılar; tıpkı Hz. Âdem gibi. Onlara kucak açan ensar, yalnızca evlerini değil, sofralarını, zamanlarını, kalplerini de paylaştı. Kardeşlik burada bir sözcük olmaktan çıktı, elle tutulur bir hakikate dönüştü.
O yıl sadece bir takvimin başlangıcı değil; insanlığın yeniden doğuşunun işaretiydi. Medine, adaletin, merhametin ve kardeşliğin merkezi hâline geldi. Hicretin asıl anlamı işte burada belirdi: Toprağı değil, kalbi taşımak; bir şehirden öte, yeni bir ruh inşa etmek.

Bir Vazife, Bir Emanet
Tarih boyunca “kutlu mesajı omuzlamış”, “ışıktan insanlar” kendi evlerini, topraklarını geride bıraktılar. Siyer kaynakları, Peygamber Efendimizin vefatında, sahabe sayısının yüz bini aştığını kaydeder. Buna karşılık, Mekke ve Medine topraklarında yalnızca on bin kadarının kabri bulunur. Demek ki doksan bin sahabe, dünyanın dört bir yanına göç etti; geri dönmedi.
Mus’ab bin Umeyr, bu ruhun erken örneklerindendi. Mekke’deki konforlu hayatını geride bırakıp Efendimizin görevlendirdiği bir öğretmen olarak Medine’ye gitti. Yesrib’i kısa zamanda bir İslam yurduna dönüştürdü.
Kadın sahabeler de aynı yolun yolcularıydı. Hem kocasından hem çocuğundan ayrı kalan Ümmü Seleme, bir yıl boyunca gözyaşı döktü. Kuba yollarında sabırla sınandı. Esmâ bint Ebû Bekir, Sevr Mağarası’na yiyecek taşırken Zâtünnitâkayn (iki kuşaklı) ünvanını aldı.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Medine’de başlayan yolculuğunu dünyanın en uzak köşelerine taşımak istedi. İstanbul önlerinde vefat ederken tek arzusu şuydu: “Beni alın, götürebildiğiniz kadar Rum’un içine doğru götürün. Götürdükçe götürün; İstanbul’un içine gömüverin. Bu ordu İstanbul’u fethetmezse bir gün bir fatih ordu gelecek ve ben o fatih ordunun kılıç şakırtılarını duyacağım.”
Işığın Peşinde
Bugün dünya, hicret ruhuna belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar muhtaç. Savaşların yerle bir ettiği şehirler, açlıkla mücadele eden toplumlar, ayrımcılık ve nefretin gölgesinde parçalanan hayatlar… Böyle bir çağda hicret; iyiliği, sevgiyi ve umudu taşımak anlamına da geliyor.
Bir insanın gönlünden diğerine açılan o yol, belki de yeryüzünün en uzun ve en bereketli yoludur. İşte bu yüzden, Hz. Musa’nın kavmini Mısır’dan çıkarışı ile bugün denizlerde botlara sığınan Rohingyalıların hikâyesi; Hz. İbrahim’in göçü ile Ege kıyılarında umut arayan Maden Ailesi’nin yürüyüşü; Haiti’den Amerika’ya kaçan çocukların ve Sudan’dan Avrupa’ya göç eden ailelerin öyküleri arasında sessiz ama derin bir akrabalık var.
Ne mutlu ki, bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında yeni hicret hikâyeleri yazılıyor. Modern zamanların muhacirleri, Medine’ye yürüyen ilk müminlerin gölgesinde adım atıyor. Kenya’nın küçük köylerinden İzlanda’nın kasabalarına kadar uzanan gönüllüler için hicret, aynı çağrıyı fısıldamayı sürdürüyor: “Nerede bir ihtiyaç varsa oraya git. Nerede bir mazlum varsa, yanında ol. Nerede bir karanlık varsa, ışık taşı.”
Mustafa Özbek: “Ülfetten Kaçtım, Hicrete Sığındım.”
Mustafa Özbek, bu çağrıya kulak verip ışık taşımaya gönüllü olanlardan biri. Danimarka’da doğup büyümüş, yıllarca başkent Kopenhag’da lise öğretmenliği yapmış bir isim. Kalbindeki hicret arzusu, onu daha önce hayal bile edemeyeceği bir yere sürüklemiş: Mısır’a. Birkaç ay önce eşi ve 15 aylık oğluyla yeni coğrafyalarına adım atmışlar.
Onunla yazışırken, zihnime şu cümleler kazındı: “Son yıllarda içimde bir uyuşukluk vardı. Alışkanlıkların verdiği bir durağanlık… Ülfet de diyebiliriz buna. İşte o duygulardan kurtulmak için hicret etmeye karar verdim.” Elbette bu kolay bir seçim olmamış. Dünyanın en mutlu ülkeleri listelerinin başındaki bir yerden, Mısır’ın kırsalına taşınmak… Onun sözleriyle devam edelim: “Açık konuşmak gerekirse, iki ülke arasında dağlar kadar fark var. Hava şartları, çalışma düzeni, kurallar, hijyen… Mısır’da neredeyse hiçbir şey Danimarka’daki gibi işlemiyor.”
Hicret, insanın yalnız mekân değiştirmesi değil; alışkanlıkla kurduğu gizli anlaşmayı bozmasıdır.
Ama Özbek, bu zorlukları bir yük değil, bir imtihan olarak görmüş. İçindeki huzur, sözlerine eşlik ediyordu: “Bir şey var ki her sıkıntıyı hafifletiyor: Aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanlarla bir arada olmak. Samimiyet ve ihlas, bütün zorlukları unutturuyor.”
Henüz yeni hayatına tam olarak alışamadığını söylüyor ama kararından da memnun: “Çevremdekiler ‘Nasıl yaptın?’ diye soruyor. Onlara diyorum ki, önce kendi içimde bir yolculuğa çıktım. Korkularımla, kuşkularımla, arzularımla yüzleştim. Bu süreç bana gösterdi ki, insan yer değiştirince sadece coğrafyayı değil, ruhunu da keşfedip sınıyor. İşte bu yüzden, attığım ilk adımı hep şükürle hatırlıyorum.”
Mustafa Bey’in iç yolculuğu, alışkanlıkların durağanlığından kurtulup taze bir coğrafyada yeniden dirilişe uzanırken, başka bir baba-oğul hikâyesi bizi dünyanın en kuzeyine, Sanirajak’ın soğuk ama umut dolu koridorlarına götürüyor.
Erkan Çarpan: “Hicret Kapısının Açıldığı Yer, En Hayırlı Yerdir.”

Matematik öğretmeni Erkan Çarpan ile İngilizce öğretmeni oğlu İkram, yıllar boyunca Tataristan’dan Tacikistan’a, Türkiye’den Bangladeş’e uzanan yollar kat etmiş. 2017’de Kanada’ya yerleşmişler ama geçtiğimiz yaz, hiç ummadıkları bir davet kapılarını çalmış: Kuzey Kutup Dairesi’nin üzerindeki küçücük İnuit kasabası Sanirajak.
“Hicret kapısı nereye açılırsa, oranın en hayırlı yer olduğuna inanıyorum.” diyor Erkan Bey. İlk günlerde okulun sessiz koridorlarında üzerlerine çöken yalnızlığı hâlâ unutamadıklarını söylüyorlar. Ontario’daki evlerini, arkada kalan ailelerini özlemle anıyorlar. Ama okula adım attıkları an, bütün yorgunluk sanki uçup gidiyor. İkram Bey o anları şöyle anlatıyor: “Bavulumuzda sadece eşyalar yoktu; çocukların gözleriyle buluşacak umutlarımız da vardı. Merakla bakan her çocuk, yolculuğumuzun asıl sebebini bize yeniden hatırlatıyor.”
Kuzey ışıkları kış gecelerini boyarken, baba ve oğul aynı duayı paylaşıyor: “Allah’ım, bizi bu topraklarda faydalı kıl.” Sanirajak’ın sessizliğinde kök salmaya çalışan Erkan ve İkram Çarpan’ın ardından, bu kez gözlerimizi Montreal’in kalabalık sokaklarına çeviriyoruz.
Emre Çelik: “Geriye Dönüp Baktığımda İyi Ki Gelmişim Diyorum.”

Henüz 16 yaşındayken ailesini Türkiye’de bırakıp Montreal’e gelen Emre Çelik, kendini bir anda bambaşka bir dünyanın ortasında bulmuş. Hapisteki babasından uzak, gözü yaşlı annesinden ve kardeşlerinden ayrı, dilini bilmediği sokaklarda kaybolmuş gibi hissettiği o ilk günleri anlatırken gözleri hâlâ doluyor: “Geldiğimde her şey çok farklıydı. Uzun süre kendimi yalnız ve kaybolmuş hissettim.” Bugün ise bambaşka biri olmuş. Bir inşaat firmasında çalışıyor; omuzları dik, sesinde derin bir olgunluk var: “Zorluklar beni büyüttü. Kendime güvenmeyi öğrendim.”
Genç yaşta göç etmenin en ağır yanını soruyorum. Bir an susuyor, sonra kısa ama derin bir cümle kuruyor: “Bazen en yakın bildiğin insanlar bile seni anlamıyor.” Ama yüzüne yayılan tebessüm umutla parlıyor: “Her şeye rağmen dönüp baktığımda, iyi ki gelmişim diyorum.”
Yolculuklar Arasında
Mustafa’nın Mısır’daki sabrı, Erkan ve İkram Çarpan’ın Sanirajak’taki azmi, Emre’nin genç yaşta yalnızlıktan olgunluğa yürüyüşü… Her biri farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda yaşanmış olsa da hicretin içsel bir sınav olduğunu gösteriyor. Kimisi için sabır, kimisi için umut, kimisi için yeni bir dil ya da yeni bir kimlik… Ve belki de hepsi için, geride bırakılanla kurulacak yeni bir denge arayışı.
Şimdi ise yol, Moldova’da huzuru yeniden inşa eden bir başka muhacirin kapısını aralıyor: Nijeryalı öğretmen, Umar Okkaşe’nin ışıkla bezeli yolculuğu.
Umar Okkaşe: “Hicret Hepimize Bir Çağrıdır.”
Nijerya’nın sıcak ikliminde doğup büyüyen fizik öğretmeni Umar Okkaşe, lisans eğitimi sırasında, hicretin sadece Türkiye’den gelen öğretmenlerinin değil, farklı dillerden, renklerden ve kültürlerden bütün Müslümanların yolu olduğuna karar vermiş. Üniversiteyi bitirir bitirmez de kalbine düşen cevabı hayata geçirip Moldova’ya hicret etmiş. “Yabancı bir dil, yabancı bir iklim, farklı gelenekler… Hepsi birer sınavdı.” diyor Okkaşe tertemiz Türkçesiyle. “Ama buradaki öğretmen arkadaşların yardımıyla bütün zorlukları fırsata dönüştürmeyi başardım.”
Şimdilerde Umar Bey’in Moldovalı öğrencileri, onun tahtaya yazdığı formüllerle aydınlanıyor. Fizik derslerinde ışığın kırılmasını anlatırken, aslında kendi yolculuğunun da bir yansımasını aktarıyor: “Bir ortamdan çıkıp başka bir ortama giren ışık eğilir, kırılır; ama durmaz. Kendi yolunu aramaya devam eder.”
Betül Özkişi: “Çocukluk Hayalim Gerçek Oldu.”

Hicret hayaliyle büyüdüğünü söyleyen matematik öğretmeni Betül Hanım’ı dinlerken sesine sinen huzur, dünyanın öteki ucundan kalbime dokunuyor. Kazakistan’da doğmuş. Annesi ve babası da öğretmenmiş; okul koridorları, sınıflar, öğretmen odaları, teneffüslerde yankılanan sesler… Bütün bunlar onun için sadece tatlı bir hatıra değil, fedakârlıkla yoğrulmuş bir hayatın resmi olmuş. Çocukluğunu, öğrencilerine yol açan, gurbette kök salmaya çalışan hicret insanlarının arasında geçirmiş. İşte o yıllarda kalbine bir tohum düşmüş: “Bir gün ben de öğretmen olup hicret edeceğim.”
Özkişi, hayalini gerçekleştirmek için Türkiye’de İngilizce öğretmenliği okumaya başlamış. Ama siyasi baskılar yolunu kesmiş, üniversitesi kapatılmış, eğitimi yarıda kalmış. Vazgeçmemiş. Bavulunu toplayıp bambaşka bir yolculuğa çıkmış ve Kuzey Amerika’ya göç etmiş. Burada sıfırdan başlayarak üniversitesini bitirmiş, diplomasını almış. Daha çiçeği burnunda bir mezunken kalbindeki çağrıya uymuş ve rotasını Arkansas’a çevirmiş.
Geriye dönüp baktığında, Kazakistan’daki küçük Betül’ün kurduğu hayalin, onu nasıl adım adım buraya getirdiğini görüyor. Öğrencilerinin gözlerinde kendi gençliğini, anne babasının fedakârlığını ve hicret yolunun hiç eksilmeyen ışığını buluyor. Ve bütün yüreğiyle söylüyor: “Benim için öğretmenlik sadece bir meslek değil; çocuk kalbime düşen bir duanın kabul olmuş hâli.”
Murat Akatay: “Yeniden Hicret Etmek İsterim.”
Gidenler kadar, gitmek isteyenler de var. Hollanda’nın sakin sokaklarında küçük bir market… Rafların arasında, kasanın başında müşterilerine sıcacık tebessümler yağdıran bir adam: Murat Akatay. Bosna’dan Sudan’a, Mısır’dan Kanada’ya uzanan uzun bir yolculuğun ardından, hayatını bu mütevazı dükkânda yeniden kurmuş. Konuşurken gözlerinde yorgunluk değil, capcanlı bir arzu var: “İmkân olsa, ilk fırsatta yeniden hicret etmek isterim.” Yeni ülkesinde dil öğrenme fırsatını tam bulamamanın zorluklarını paylaşıyor: “Resmî süreçler nedeniyle dört başı mamur bir dil eğitimi alma şansım olmadı. Yeterli seviyede Hollandaca bilmediğim için, temsil ve diyalog konularında ciddi güçlüklerle karşılaşıyorum. Eğer Arapça ya da Türkçe hizmet edebileceğim bir coğrafyaya hicret fırsatı olsaydı, hiç düşünmeden koşardım.”
Akatay için market, yalnızca alışveriş yapılan bir mekân değil. Rafların arasındaki düzen, reyonlardaki temizlik, kasadaki kısa selamlaşmalar, farklı kökenlerden gelen müşterilerle kurulan küçük bağlar… Hepsi, hicretin izlerini taşıyor.
Hicret; bazen bir uçak biletiyle, bazen bir kasaba davetiyle, bazen de bir zorunlulukla başlar. Ama bu seyahate insanın kendi iç yolculuğu eşlik etmezse, taşınan yalnızca beden olur, ruh olduğu yerde kalır.
Hicretin Tek Biçimi Yok
Altı hayat. Altı coğrafya. Ama tek bir damar: Hicret. Kimi toprağa kök salıyor, kimi yolun kendisi oluyor. Kimi içinden geçiyor, kendi içine göçüyor. Her hikâye, bir seçimin, bir fedakârlığın, bir kalp imtihanının yankısı. O yüzden sorulması gereken asıl soru, “Nereden geldin?” değil. Asıl soru şu: “Kalbin seni nereye götürüyor?” Çünkü hicretin hakikati, haritaların değil, kalbin çizdiği rotada tamamlanıyor.
Hicret, Daima…
Sanirajak’ın beyaz sessizliğinde, İnuit çocuklarının meraklı gözleri hâlâ aynı soruyu fısıldıyor: “Nereden geldiniz?” Cevap ise zamanın ve coğrafyanın ötesinden geliyor: Erkan Bey’in tahtasından, İkram Çarpan’ın dersinden, Emre Çelik’in sabrından, Mustafa Özbek’in imtihanından, Betül Özkişi’nin duasından, Murat Akatay’ın tebessümünden… Hepsinde aynı hakikat yankılanıyor: “Biz yolcuyuz. Ve yolumuz, kalbimizin götürdüğü yere kadar.”
Coğrafyalar değişti, diller değişti, hayat şartları değişti. Ama bir şey hiç değişmedi: Öğrencilerin kalbine umut serpen öğretmenlerin tükenmeyen azmi. Nijerya’dan Moldova’ya, Kazakistan’dan Arkansas’a uzanan hikâyeler, hicretin yalnızca uzak diyarlara giden bir yol değil, gönüllerde yeni ufuklar açan bir yolculuk olduğunu ve umudun sınır tanımadığını fısıldıyor.



















