
Gökyüzü öyle güzel, öyle mavi. Bir geniş kubbedir örtüyor garipleri. Bir kara toprak, bir taze mezar, yeni kazılmış. Bembeyaz bir mermer, yazılmış: Yeni. Güller açılmış pespembe, kırmızı, ruhâni güller. Gözyaşıyla ıslanmışlar, iyi mi?
“Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel! / Beyaz atının üzerinde bir sabah erken; / Gözlerim kapalı, rûhumda seni süzerken / Tıpkı rüyâlarda olduğu gibi diril, gel!”
Varsın ağlasın takvimler, “Yâr-ı vefâdârım ağlasın.” Ağlayanlar bir gün güler; varsın her yeri sarsın gece. Ey kalbim, ağla sen de mum gibi sessizce; ağladığın kadarsın. “Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım: / Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım. / Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?”
Aç ellerini. Gökyüzü öyle geniş, öyle güzel, öyle mavi. Bulutlar akıyor ötelere düş gibi. Serin serviler altında birkaç mezar; biri yeni. Selâlar biter, yâsînler başlar; vakit uzar. Gurbetlik ağlatır garipleri.
“Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu? / Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?/ İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu? / Vatansız, hânümansız bir garîbim… Mültecâ yok mu? / Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok!” der sadâ yok mu?”
Bir kara toprak, birkaç taze mezar; sonsuza açılır pencereleri. Serin serviler altında selâlar, yâsînler ve gülleri. Bir bahçedir bu yer, hisset onu kalbinde. Öyle hüzün, öyle huzur, öyle manevî.



















