Aktüel Dünya Elimizde mi, Kalbimizde mi?

Dünya Elimizde mi, Kalbimizde mi?

Sahip olduğumuz konfor hayatımızı kolaylaştıran bir araç mı, yoksa ruhumuzu esir alan bir pranga mı?

0

Endülüs sokaklarında, portakal ağaçları ve göğe uzanan servilerin arasında yürürken iki duygu çarpıştı içimde. 786’da temeli atılan Kurtuba Camii’nin sadeliği kalbimi farklı bir huzurla doldururken, 14. yüzyılın şatafatını taşıyan Elhamra Sarayı’nın göz kamaştıran bahçelerinde ise iç burkan, ağır bir şeyler vardı. Aralarında mimari ve sosyolojik olarak altı asırlık bir ruh evrimi olan bu iki yapıdaki derin farkı düşünürken kendime şu soruyu sordum: Acaba biz de evlerimizden sokaklarımıza kadar, manasını yitirmiş bir “Elhamra illüzyonu” içinde mi kayboluyoruz?

Medeniyetlerin Eceli 

Endülüs’te sadelikten gösterişe evrilen insani kırılmayı, o şatafatın göbeğinde yaşarken insanlığın önüne bir manifesto olarak koyan bir isim var: İbn Haldun.

İbn Haldun, 1362 yılında Elhamra’nın eşsiz bahçelerinde yürürken aslında Mukaddime’de kavramsallaştıracağı o meşhur “tavırlar teorisini” canlı bir laboratuvarda okuyordu. Ona göre devletler beş aşamalı bir ömre sahipti; sadelikle kurulan bir medeniyet, refahın zirvesinden geçerek en nihayetinde lüks ve israfın getirdiği o kaçınılmaz “çöküş” dönemine evrilirdi. Çünkü bu süreçte tüm nimetler elden çıkıp sinsice kalbe yerleşirdi. Bu kırılma noktasında, devletlerin beka arayışı, insanın dünyadaki en büyük varoluşsal yanılgısıyla çarpışır: geçici olanı ebedi sanmak.

Eşyanın Hakikati

Oysa hakikat, asırlar önce Hz. İbrahim’in gökyüzündeki yıldızlara, aya ve güneşe bakıp o sarsıcı tespiti yapmasıyla mühürlenmişti: “Ben batanları sevmem.” Elhamra’nın batan güneş altında kızıla boyanan duvarları da günümüz insanının sığındığı tüm o lüks ve konforlu limanlar da bir gün batmaya mahkûm. Fakat insanoğlu, eşyanın hakikatini çoğu zaman ıskalıyor.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin eserindeki tasavvufi niyaz ise . . .

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın