Kaldık Cinsiyetler Arasında!

İhtiyaçları, meziyetleri, zaafları, kabiliyetleri, hatta ibadet ediş biçimleri bile farklı olan kadın ve erkeği, toplu taşıma mantığımıza kurban ediyoruz. Çünkü asıl umurumuzda olan ne kadar insan olabildiğimiz değil; cinsiyetimizin özelliklerini ne kadar taşıyabildiğimiz!

Elif Nesibe Temiz

Bilinçli ebeveynler tarafından, “kız kısmı” ve “erkek adam” mantığıyla yetiştirilmeseydik bile belli bir süreç dâhilinde kendimizi kimin yazdığı belli olmayan “rol kimlikleri” oynarken bulacaktık. Milattan önce başlayan ve bir türlü bitmek bilmeyen anlamsız bir kavganın içinde debelenip duracaktık: “Ana mı üstün yoksa ata mı?” Bu süreçte “kadın”la başlayan her cümlemiz “feminizm yanlısı”, erkeklerden yana sarf ettiğimiz her söz de “ataerkillik” yaftasına maruz kalacaktı. Erki elinde bulunduran cinsiyetse kendini gücün sarhoşluğuna bırakıp; buna hakkı olup olmadığını sorgulamayacaktı bile.

Irk, Övünç Kaynağı Olabilir mi?

Bugün ırkçılığın karşısında duran aklıselim her insan, kişinin mensubu olduğu ırk ve milliyetin bireysel övünç kaynağı olmaktan öte bir güce sahip olmadığını kabul ediyor. Ama bir o kadar insan da kendi seçmediği ve içine doğduğu ırkının bir “üstünlük vesilesi” olduğunu düşünüyor. Üstelik övünç telakki ettiği bu özelliği, kişisel yetenekleriyle kazanmadığını biliyor olması da bu yanlış algıyı kırmasına yetmiyor. Mızıkçı bir çocuk edasıyla; kendi ırk, din, milliyet ya da mezhebini kutsadıkça kutsuyor âdemoğlu!

Toplumumuzdaki her türlü cinsiyetçi algıya ve bu algının yol açtığı kavram ve eylemlere bu açıdan bakmak faydalı olabilir diye düşünüyorum. Erkek ya da kadından birinin üstün olduğunu, soyun sadece üstün tuttuğumuz cinsten yürüdüğünü kabul edelim. Bu bizim seçimimiz ya da kazanımımız değil ki! İki eli ve bacağıyla nasıl övünmüyorsa insan, cinsel kimliği ve onun farklılık/benzerlikleriyle de böbürlenmemeli. Birbirini tamamlamak üzere yaratılan her iki cinsiyetin de farklı meziyet ve zaafları var. Buna rağmen biz, cinsiyetler arasında hesaplanamayacak genişlikteki bu çeşitliliği sıfırlama sevdasındayız. Sıfırlayamadığımızda ise muhatabımızda olup da bizde olmayan özellikleri komplekse, bizde bulunup onda bulunmayan meziyetlerimizi ise kibre dönüştürüyoruz.

Şaşırtmayan Gerçek!

Bugün entelektüel seviyesiyle göz dolduran nice aydının, söz kadın erkek meselesine geldiğinde nasıl da avam seviyesinde düşündüklerini görmek bu yüzden şaşırtmıyor bizi. “Genel”i demode bulan, geçmiş nesillere attığı farkla övünen bu sözde entelektüel kesim, belli konularda sorgusuz sualsiz toplumsal tabularla sınırlanmaktan âdeta haz alıyor. Giyim kuşamlarında, meslek seçimlerinde ve kariyer basamaklarını tırmanışlarında örfi kaideleri çok umursamasalar da mevzu aile hayatına, eş ve çocuklarla iletişime geldiğinde kendilerini seve seve sadece gelenek göreneklerin kucağına bırakabiliyorlar. Böyle biri, rahatlıkla, kadının çalışma hayatına aktif bir biçimde girmesini, evdeki huzursuzluğun tek sebebi olarak görebiliyor. Bunun sebeplerden sadece biri olabileceğini (tabi gerçekten etkisi varsa), kadının erkeklerce beğenilmeyen çalışma koşullarının ve evdeki rollerinin de aslında yine bizzat erkekler tarafından belirlendiğini unutuyor. Ya da kadının çalışma hayatına girmek için çabalamasını, zencilerin beyazlara karşı verdiği mücadeleye benzetip, “Beyazlar zencilerin şartlarını kabul ettiğinde, zenciler ne yapacaklarını bilemediler.” şeklinde yorumlayabiliyor.

Hangi Cinsiyet Ne Kadar Üstün?

Üniversitede sanat tarihi dersinde milattan önceye ait ana tanrıça heykellerini gördüğümde nasıl şaşırdıysam; bu yüzyılda bu düşünce yapısına sahip olanlara da aynı ölçüde şaşırıyorum. Kadının anaçlığını, yani bir bebek dünyaya getirişini, doğaüstü güç şeklinde yorumlayan geçmiş dönem toplumları onu tanrısallaştırıyor. Onun doğurganlığını yani kadınlığını vurgulamak adına da göğüs, kalça ve bebeğin geliştiği karın bölgesini normalden çok daha iri biçimde betimleyen ana tanrıça heykelleri üretiyor.

Bu heykellerde fiziksel olarak oldukça orantısız ve çirkin betimlense de kadın, analığıyla kutsanmış oluyor. Şu an bu düşünceye ve onun dışavurum biçimine gülüyor olabiliriz. Oysa bugün cinsiyetinin kendisine kazandırdığı güç ve rolle böbürlenenlerin bu anlayışı daha modern bir üslupla devam ettirdiklerini söylememiz pekâlâ mümkün. Bu yüzden hâkim cinsiyet, yani erkekler içindeki iyi niyetliler bile meseleye insan perspektifinden bakmak yerine sahip olduklarını paylaşma sadedinde yaklaşabiliyorlar ancak.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü bile ya şiddet olaylarıyla anılıyor ya da kadının iş, siyaset hayatındaki istihdamının arttırılmasıyla, yönetim statüsündeki kadın sayısının çoğaltılması hedefine indirgeniyor. Hâlbuki meseleyi hangi cinsiyetin ne kadar üstün ya da mağdur olmasından ziyade bulunduğu ortamdaki sayısal çoğunluğu bağlamında ele aldığımız müddetçe cinsiyetçilik sorunun çözümünde yol almamız mümkün görünmüyor.

Farklılıklarımız Çatışma Bahanesi Olmasın

Seçim arifelerinde, parti programlarında kadın milletvekili kotası oluşturmak ya da yönetmeliklerle iş dünyasında kadın istihdamını teşvik etmek çare olmuyor dertlerimize. Zihniyet değişmedikten sonra ayrımcılık, ancak bu iyi niyetli girişimlerle az da olsa negatiften pozitife kayıyor. İçten gelen ve doğal süreçte gelişen bir toplumsal anlayışa dönüşmüyor. Daha da önemlisi aile hayatımıza huzur getirmiyor. Çünkü işin özünde, sorunun kaynağını kadının çalışması, erkeğin eski kafalılığı sanıyoruz ve kolaycılığa kaçıp suçu birbirimizin üzerine atıveriyoruz.Oysa biz ancak insan olmayı hakkıyla başarabilir, farklılıklarımızı çatışma bahanesi kılmak yerine karşılıklı tamamlanma vesilesi görebilir, olmazsa olmazlarımızı doğru belirleyebilirsek toplumsal cinsiyet denen kavramı yeniden şekillendirebiliriz.

İşte o zaman, kadının duygusallığı ya da erkeğin düz bakışı eksiklik gibi algılanmaz. Nasıl yuvada birinin eksik kaldığı yerde diğeri tamamlıyorsa aileyi, toplum ve iş hayatında da aynı tabloyu görmek mümkün olur. Yeter ki tek akla güvenmeyip hem kadın hem erkek aklını birlikte önemseyelim. Yapboz parçaları misali, sadece kendi parçamızın bütünü tamamlayamayacağını unutmayalım. Hele bu anlayışı sadece aile hayatımıza özel bir durum gibi değerlendirmeyip, maddi manevi dünyamıza da yansıtabilirsek; ister erkekler isterse kadınlar tarafından yönetilelim, haklarımız çiğnenmez, şiddet görmeyiz/göstermeyiz, huzur ve refahımız her boyutta artar.

Hakkıyla insan olabilmek, bizi iktidar sarhoşluğundan korur, başkalarının övündüğü erki, isteyerek değil vebalinin farkında olarak gerçekleştirilen bir sorumluluğa dönüştürür. Bu da ancak toplumsal cinsiyetçiliğin temelinde yatan faktörleri, elden geldiğince insan yörüngeli ve objektif bir biçimde araştırmakla mümkün olur. Ve tabii ki karşılıklı empati yeteneğimizi arttırmakla.

Haber bültenine abone olun.

En son haberler, teklifler ve özel duyurulardan haberdar olmak için.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın

Bu hafta en çok okunanlar