Fenerli Kırmızı Radyo

Geçmişin cızırtılı radyo kanallarında aradığımız o saf mutluluk, bugün teknolojiyle kuşatılmış hayatlarımızın neresinde saklı? Yıllar bizi "bir gün mutlu olacağız" durağında sabırla bekletirken, belki de asıl mucizenin gelecekte değil; bir yaz akşamının serinliğinde, asmalı bir balkonun gölgesinde, anın içindeki sessiz huzurda gizli olduğunu fark etmek için sadece bir hatıra yeter.

113

Yıllar önce, henüz teknolojinin hayatımızı ele geçirmediği zamanlarda, başında kavak yelleri esen bir ergendim. Bugün dönüp baktığımda, bir zamanlar genç olduğuma en çok kendimi inandırmak istiyorum galiba. Çünkü o günler, uzun zaman önce görülmüş bir rüyaya dönüştü. 

Hayallerimin ve heveslerimin terütaze olduğu o ilk gençlik yıllarımda, yaz tatillerinde ablamın evine giderdim. Ben yatılı okulun koridorlarında büyürken, ablam evlenmiş ve kayınvalidesiyle yaşamaya başlamıştı. Tatillerde genelde onda kalırdım; bodrum kata tıkıştırılmış eşyaların arasında. Bana bir şeyler ikram etmek için çabalar dururdu: “Şunu da ye, bunu da iç…”

Asmalı Balkonda Beklenen O Mutlu Gün

Yıllar geçti. Üniversiteye gittim, evlendim ama annemin telefonunda hâlâ “gurbet kuşu”ydum. Tatillerde bu kez çocuklarımla birlikte memlekete gider olduk. Ablam da bu arada, elleriyle kendine bir ev yapmış, iki katlı müstakil evinin ikinci katına taşınmıştı.

Sıcak yaz akşamlarında, asmaların sardığı balkonda otururduk geç saatlere kadar. Böcek cırıltıları arasında, fenerli kırmızı radyosundan yükselen türküler balkona yayılırdı. Bazen “Bahçede yeşil çınar, altında yatarım yar.” diye dökülürdü sesler geceye; bazen de turnalar Mardin’e doğru kanat çırpardı. O dingin melankolinin içinde uzun uzun konuşurduk. İstek saatinde ablam adını duyunca çocuk gibi sevinirdi. 

Sıcak betonun üstündeki hasırlara uzanırdık. Ne konuştuğumuzu bugün hatırlamıyorum ama şunu hatırlıyorum: Bir gün mutlu olacağımıza inanıyorduk.

Değişen Hayatlar Ve Bitmeyen Beklenti Durağı

Bizi mutlu edecek şeylerin, o an elimizde olmayanlarda saklı olduğuna inanmıştım.
“Bir gün…” diyordum. 

O “bir gün” gelmeliydi.
Gelmedi.

Oysa hayalini kurduklarımızın çoğuna kavuşmuştuk. Yine de gönlüm hâlâ bir beklenti durağında, hüzünle bekliyordu. Bu kez özlediğim şey, asmalı evin balkonundaki yaz akşamlarıydı. Dijital dünyada istediğimiz her şarkıya anında ulaşabiliyorduk ama cızırtılı radyo kanallarında gezindiğimiz zamanki keyfi bulamıyorduk.

Yıllar geçti. Anne babamızı kaybettik. O ev yıkıldı. Ablam lüks bir daireye taşındı. Çocuklarımız büyüdü. Ama içimdeki “bir şeyler eksik” duygusu gitmedi. “Nerede o eski günler…” diyenlerin naftalin kokulu kervanına ben de katıldım.

Bir Fotoğraf, Bir Ses, Bir İç Çekiş…

Bazen gece yarıları, telefonumun ışığında eski fotoğraflara bakıyorum. Ablamın asmalı balkonunda çekilmiş, sararmış bir kare… Çocuklar küçük, yüzlerimiz daha pürüzsüz, gülüşlerimiz daha geniş. O anın içinde ne kadar mutluyduk, bilmiyorum. Ama şimdi bakınca, sanki mutluluk tam da oradaymış gibi geliyor. 

Ablamla arada konuşuyoruz. Sesinde hâlâ aynı sıcaklık var ama aramıza giren mesafeler, kelimeleri biraz yoruyor. “Bir gün yine otururuz o balkonda,” diyor. Ben de inanmak istiyorum. Ama içimde bir yer, o günün sadece mekânda değil, zamanda da kaldığını fısıldıyor. Belki de mesele balkon değildi. Belki asmalar değildi. Belki radyonun cızırtısı da değildi bizi mutlu eden. Belki biz, henüz hayatın yükü omuzlarımıza tam çökmeden önceki hâlimizle mutluyduk. İnsan, elindekilerin değerini, kaybettiğinde daha iyi anlıyor. Oysa o günlerde her şey zaten yeterince güzeldi. Biz ise güzelliği hep bir sonraki durakta zannediyorduk.



Her nefes, şikâyetle daralan ruhu şükürle genişletmeye davet eden ilahi bir fırsattır. Şikâyetin yoran yükünü bırakıp şükrün hafifliğine sığınmak; sadece bir teselli değil, nefsin doymak bilmez açlığını dindirecek tek hakikattir.


Mazi İle Müstakbel Arasında

Şurası kesin ki huzurun adresini yanlış yerde arıyorduk. Çünkü o ne geçmişteydi ne de gelecekte… Çağa seslenen bir bilgenin dediği gibi, sabır kuvvetimizi maziye ve müstakbele dağıttığımızda, bugünün yüküne yetmiyordu: “Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, hâlihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta -hâşâ- Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir. Çünkü, geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir… Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır.”

Huzur; paraya, pula, zamana bağlı değildi. Huzur, gönlün itminanıydı. Bir kuşun ötüşünde, bir sabah güneşinde, bir nefeste saklıydı. Nefsin nankör gözüyle değil, gönül gözüyle bir daha bakmaktaydı elimizdekilere… Hayatın özündeki mucizeye şahitlik edebilmek, öten bir kuşun paha biçilmez varlığıyla her an gülümsemekti! 

Kâinat Sarayında Uyanmak

Kâinatın sultanlığına davet edilmişken, dilenci gibi dolaşmak da neyin nesiydi? Belki de dünya bize sıradan geliyordu çünkü bedava verilmişti. 

Artık yüzümde çizgiler var.
Ablamla yıllardır kucaklaşamadım.
Anne babamın mezarına gidemiyorum. 

Ama bunlar gönlümü karartmak zorunda değil. Çünkü yol bizi zaten götürüyor. Biz sadece nasıl yürüyeceğimizi seçiyoruz.

Şükürle mi, şikâyetle mi?

Önceki İçerik2025’in en değerli otomobil markaları
Sonraki İçerikKalp Hastasıyım, Ramazanda Oruç Tutmalı Mıyım?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın