Aynı Evde, Farklı Dünyalardayız!

Çocuğumuz yan odada sandığımız kadar güvende mi? Yoksa dijital dünyanın görünmeyen dili, onları bizden sessizce uzaklaştırıyor mu?

464
Melike Melan |

Sabaha doğru bir gürültüyle uyanıyor ev halkı. Kapıyı kırarak içeri giriyor polisler. Yatağının üzerinde bir ayıcık, kitaplığında resimli kitaplar duran on üç yaşındaki çocuğu, cinayet şüphesi ile gözaltına alıyorlar. Anne ve babası şaşkın. Bir yanlışlık olduğundan eminler. Çocuksa ağlıyor korkudan.

On üç yaşındaki Jamie Miller’ın sınıf arkadaşını öldürmesini konu alan dört bölümlük mini dizi Adolescense‘in açılış sahnesi bu. “Kim yaptı?” sorusundan çok, “Neden yaptı?” sorusunun peşine düşen yapım; sosyal medyanın gençler üzerindeki etkisini sorgulayan çarpıcı anlatımıyla, pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi.

Dizinin senaristi ve aynı zamanda “babası” Stephen Graham, bir röportajında dizinin ortaya çıkış sürecinde ele aldığı soruları şu şekilde sıralıyor: “Genç erkeklere ne oluyor? Sanal dünyada nasıl radikalleşiyorlar? Olup bitenlerde toplumun, eğitim sisteminin ve ailelerin rolü ne?”

Ekran Karşısında Dokuz Saat!

Jamie’nin hikâyesi kurgu olsa da anlatılanlar hakikat. Bugün, gerçek hayatta da çocuklarımız benzer bir dünyanın içinde yaşıyor. Üstelik elimizde, bu dünyanın ne kadar etkili olduğunu gösteren pek çok veri de var.

2015 yılında Amerika’da yapılan bir araştırma, 1995 sonrası doğan çocukların günde ortalama dokuz saatini ekran karşısında geçirdiğini ortaya koyuyor. Bir başka çalışmaya göre ise on üç ila on yedi yaş arasındaki bir genç, uyanık olduğu saatlerde ortalama her altı dakikada bir mesaj gönderiyor. 

Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Okuldan eve, evden okula gidip gelen; odasında sessizce vakit geçirdiğini düşündüğümüz, arkadaşlarını “kısmen” tanıdığımız çocuğumuz, aslında bizim görmediğimiz ve dilini bilmediğimiz bambaşka bir evrende mi yaşıyor? Sanırım kendimize şu soruyu sorarak yüzleşmemiz gereken acı bir durum var: Gerçek dünyada yanlarında olduğumuzu sandığımız çocuklarımızın, dijital dünyada da yanlarında mıyız?

Sürekli İletişim Beyin Kimyasını Bozuyor

Georgetown Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünde görev yapan Dr. Cal Newport, Dijital Minimalizm adlı kitabında oldukça dikkat çekici bir duruma değiniyor. Newport, konuşmacı olarak davet edildiği ünlü bir üniversitenin psikolojik destek birimindeki uzmanla sohbet ederken bir şey fark ediyor: Çoğu genç daha önceden bu birime aile hasreti, memleket özlemi, yeme içme bozukluğu, depresyon ve nadiren de olsa obsesif kompulsif bozukluklar nedeniyle gelirken, bir şeyler aniden değişiyor. Ve çok kısa bir süre içinde psikolojik destek almak isteyen öğrenci sayısında büyük bir patlama oluyor. Üstelik eskiden pek rastlanmayan bir sorun, en yaygın şikâyet hâline geliyor: Anksiyete, yani yaygın kaygı bozukluğu. 

Newport, bu değişimin akıllı telefonlar ve sosyal medya ile büyüyen çocukların üniversiteye başladığı döneme denk geldiğini fark ediyor. Öğrencilerin, deli gibi mesaj alışverişi içinde olduğunu fark edince, “kesintisiz iletişim”in bir şekilde öğrencilerin beyin kimyasını bozduğunu düşünmeye başlıyor.

Ruh Sağlığı Zarar Görüyor 

San Diego State Üniversitesi’nde, nesil farklılıkları ve dijital çağın gençler üzerindeki psikolojik etkileri üzerine kapsamlı araştırma projeleri yürüten Prof. Dr. Jean Marie Twenge de yaptığı çalışmalar doğrultusunda benzer sonuçlara ulaşıyor. Twenge, Ben Nesli isimli kitabında, 2012 yılı civarında gençlerin duygusal durumlarında çok ani bir değişim gözlemlediğine dikkat çekiyor. “Bu dönemden sonra davranış özelliklerinin doğum yıllarına göre nasıl değiştiğini gösteren çizgi grafiklerdeki hafif eğimler, birdenbire dik kayalıklara ve sarp yamaçlara dönüştü. Ve Y kuşağının ayırt edici özelliklerinin çoğu yok olmaya başladı.” diyen Twenge, 1930’lu yıllara kadar uzanan kuşak verileri üzerine yaptığı hiçbir analizde böyle bir şeye rastlamadığını söylüyor. Ona göre; “ben nesli” adını verdiği 1995-2012 doğumlu gençler ile onlardan hemen önceki Y kuşağı mensupları arasında hatırı sayılır farklılıklar görülüyor. Üstelik en tatsız değişimler, “ben nesli”nin yani Z kuşağının ruh sağlığı ile ilgili. Twenge, kitabında ayrıca gençler arasında depresyon ve intiharın birdenbire büyük bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Bunun sebebini de kaygı bozukluklarındaki büyük artış ile ilişkilendiriyor.

Öfke Uyandıran İçerikler Daha Popüler

Peki gençlerin ruh sağlığını bu denli etkileyen, günde ortalama dokuz saat geçirdikleri bu dijital dünyada en popüler içerikler neler dersiniz? Tabii ki öfke uyandıran içerikler! Cevap sizi şaşırtabilir; ancak en çok paylaşılan, en viral olan içerikler, güçlü duyguları uyandıran içerikler.

İnsanların olumsuz deneyimlere, düşüncelere veya bilgilere, olumlu olanlardan daha fazla dikkat etmesi, daha güçlü tepki göstermesi ve bunları daha uzun süre hatırlaması, psikolojide “olumsuzluk yanlılığı” olarak adlandırılıyor. Ve bu durumun, internette muazzam bir etkisi olduğuna yönelik kanıtlar gitgide artıyor. Johann Hari, Çalınan Dikkat kitabında bu konuya çarpıcı örneklerle detaylı bir şekilde yer veriyor. Hari; “YouTube’da algoritmaların sizi seçmesini istiyorsanız videonun başlığına koymanız gereken sözcükler hangileri?” diye soruyor önce. Cevap ise oldukça dikkat çekici. YouTube trendlerini takip eden en iyi siteye göre; nefret ediyor, mahvediyor, fırçalıyor, yok ediyor gibi sözcükler. 

New York Üniversitesi’nde gerçekleştirilen büyük bir çalışmaya göre, tweetlerinize eklediğiniz her ahlaki infial sözcüğü ile birlikte retweetlenme oranınız ortalama yüzde yirmi artıyor; bu oranı en çok arttıran sözcükler ise “saldırı”, “kötü” ve “suç(lamak)”. 

Nefret Alışkanlık Haline Geliyor

Pew Araştırma Merkezi tarafından gerçekleştirilen bir çalışmaya göre ise Facebook paylaşımlarınızda bir fikre katılmadığınıza dair içerleme dolu bir mesaj olduğunda, aldığınız beğenilerin sayısı iki katına çıkıyor. Hari’ye göre sizi ekran başına mıhlamayı öncelik edinen bir algoritma, kasten olmasa da kaçınılmaz olarak, sizde infial ve öfke uyandırmayı öncelik ediniyor. Çünkü ne kadar infial uyandırırsa, sizi o kadar meşgul ediyor. Ve yeterli sayıda insan, yeterli ölçüde zamanı sinirlenerek geçirdiğinde, kültür değişmeye başlıyor. Uzun yıllar Google’da tasarım etiği uzmanı olarak çalışan ve fikirleri ile ters düştüğü için oradan ayrılan Tristan Haris, kitapta yer alan röportajında şu çarpıcı cümleyi söylüyor; “Nefret, giderek bir alışkanlık hâline geliyor.” 

Başta referans verdiğimiz Adolescence‘ınodak noktasındaki Jamie’nin, onu birini öldürmeye varan radikalleşme süreci de öfke ile şekilleniyor diyebiliriz. Zira dizinin belki de en çarpıcı sahnelerinden biri; olayı çözmeye çalışan polisin aynı okulda öğrenci olan ve kendisi de zorbalığa uğrayan oğlu ile arasında geçen diyalog. On üç yaşında, iyi bir aileye sahip, dışarıdan gayet normal görünen, sıradan bir çocuğun neden bir katile dönüştüğünü anlayamayan polis, oğlunun söyledikleriyle, dijital dünyaya adım atıyor ve o dünyanın bambaşka bir dile sahip olduğu gerçeği, yüzüne tokat gibi çarpıyor.

Basit Bir Emoji, Bambaşka Anlamlar

Polis baba, sosyal medyadaki yazışmaları görüyor ama anlamakta güçlük çekiyor. Çünkü yalnızca bir kuşak öncesi ile sonrası arasındaki anlayış farkı arasında bir uçurum var artık. İletişim artık yalnızca kelimelerden ibaret değil. Bir emoji bile sıradan ve masum bir çocuğu katil olmaya itebilecek kadar güçlü bir anlam içeriyor. Sahnenin devamında çocuk babasına, Jamie’nin Instagram’daki bir fotoğrafını gösteriyor. Fotoğrafın altında, öldürülen kız Katie’nin oldukça “nazik” görünen bir mesajı yer alıyor. Mesaj yalnızca emojilerden oluşuyor. Bir dinamit, kırmızı hap ve mavi hap. Siz de polis gibi hiçbir şey anlamadınız değil mi? Sonra devam ediyor oğlu Matrix filmine referans vererek; “Mavi hap, dünya seni yönlendiriyor demek. Kırmızı hap gerçeği görüyorum demek.” Hâlâ anlamıyorsunuz değil mi? Babası da anlamayınca açıklamaya devam ediyor oğlu ve seksene yirmi kuralından bahsediyor. “Kadınların yüzde sekseni, erkeklerin yüzde yirmisine ilgi duyuyor. Kadınları kandırman gerek, normal yoldan elde edemezsin. Yani Katie ona incel demiş oluyor baba.” İşte tam burada birçok ebeveyn/izleyici gibi biz de yepyeni bir kavramla tanışıyoruz. 

Radikalleşmeye Giden Yol 

İngilizcede “involuntarily celibate” (istemsiz bekâr) anlamına gelen incel; başlangıçta duygusal yalnızlık yaşayan bireylerin destek bulabileceği bir kavram gibi doğmuş olsa da zamanla karanlık ve tehlikeli bir alt kültüre dönüşüyor. Bu grubu; kadın düşmanlığına dayalı, toplumun cinsellik ve çekicilik anlayışını suçlayan, aşırı mağdur psikolojisine sahip, zamanla radikalleşen ve online forumlarda örgütlenen bir erkek grubu olarak tanımlamak da mümkün. Dizinin odak noktasındaki Jamie de kendisini dışlanmış ve yalnız hissediyor. Popüler bir kız olan Katie’nin nazik gibi görünen ama aslında bir dijital zorbalık içeren bu yorumu ile küçümsendiğini düşünüyor. Üzerine Katie’nin onu reddetmesi ve onunla alay etmesi, bastırılmış öfkesini tetikliyor. Sonunda bu zihinsel izolasyon ve kızgınlık onu cinayete götürüyor. Dizi, Jamie’nin iç dünyasını anlamaya çalışırken, aynı zamanda bu tür çevrim içi kültürlerin genç erkekler üzerinde nasıl yıkıcı bir etki oluşturabileceğini de gösteriyor.

Kabul Görmek Bir İhtiyaç

“Basit bir emoji, katil olmak için yeterli bir sebep mi?” diyor olabilirsiniz. Ancak durum basit bir emojinin çok ötesinde bir şeye işaret ediyor. Çocukluk döneminde bireyler, kabul görmek ve popüler olmak gibi sosyal ihtiyaçlara, güçlü bir şekilde odaklanıyor. Bu nedenle alay edilmek, küçümsenmek ya da reddedilmek gibi olumsuz deneyimler, geçici duygusal tepkilerden ibaret değil; aksine çocukların kimliklerini inşa eden temel taşlara doğrudan etki ediyor. Bu tür durumlar, onların mantık çerçevesini alt üst edebiliyor ve yetişkinlerin mantıksız gördüğü davranışlara yol açabiliyor. Günümüzde dijital ortamlar, çocuklar için yalnızca bir eğlence alanı değil; aynı zamanda kimliklerini inşa ettikleri, sosyal değerlerini ve aidiyet duygularını şekillendirdikleri birincil dünyaları. 

Ebeveynler Yeni Dünyanın Dilini Öğrenmeli

Beğeniler, takipçi sayıları, yorumlar ve çevrim içi görünürlük, onların gözünde yalnızca dijital izler değil; aynı zamanda kendilik algılarını, özgüvenlerini ve aidiyet duygularını şekillendiren temel göstergelere dönüşmüş durumda. Bu nedenle ebeveynler olarak, gerçek hayatta nasıl çocuklarımızın yanlarında duruyorsak, dijital dünyalarında da var olabilmeliyiz. Onların çevrim içi kültürünü anlamaya çalışmalı, oradaki dili en az gerçek hayattaki kadar ciddiyetle konuşabilmeliyiz. Çünkü orası artık çocuklarımızın gerçek dünyasının bir parçası.

Çocuklarımızın özel alanlarına elbette saygı duyuyoruz. Her anne baba gibi onlar için en doğrusunu yapmaya çabalıyoruz. Ancak bazı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. Dizinin oldukça vurucu olan final sahnesinde, Jamie’nin babası, oğlunun odasında geçmişle ve gerçekle sarsıcı bir şekilde yüzleşiyor. Oda, uzay temalı duvar kağıtları, çocuk kitapları ve oyuncaklarla dolu masum bir çocuk odası. Ama bu oda aynı zamanda, Jamie’nin yalnızlaştığı, radikalleştiği, karanlık bir patikaya sürüklendiği ve nihayetinde bir suçun planlandığı yer aynı zamanda. Kendi babası tarafından pek de iyi muamele görmeyen baba, oğlu Jamie’ye iyi bir baba olmaya çabalarken bu trajik son ile yüzleşiyor ve gözyaşları içinde ondan özür diliyor.

Önemli Olan Sağlıklı İletişim

Tıpkı dizide olduğu gibi bazen bir çocuğun odasında sessizce büyüyen yalnızlık, anne babanın iyi niyetle kurduğu mesafenin ardında fark edilmeden derinleşebiliyor. Tam da bu yüzden onları gerçekten duymaya, hissetmeye ve anlamaya çalışmak her şeyden önemli hâle geliyor. Gençler arasında oluşan alt kültürler ve bu alt kültürlerin kullandığı semboller, emojiler, davranış kalıpları birbirinden farklı olduğu için hepsini bilmek, anlamak mümkün değil elbette. Psikolog Dr. Erdoğan Gültekin, bu noktada anne babalara, “Önemli olan anne babanın çocukla sağlıklı ve güçlü iletişim kurarak bu yeni dili anlamaya çalışması. Bunun yolu da sağlam ilişki kurmaktan geçiyor.” diyerek yol gösteriyor.

Odalarında Güvende Olduğunu Sanıyoruz

Eskiden çocuklar okuldan eve geldiği zaman, kapıyı kapatıp içeri girdiğinde güvende sayılırdı. Evin sınırları, çocuğun güvenli alanıydı ve o noktadan sonra ebeveynin içi rahatlardı. Ancak bugün durum bu kadar basit ve kontrol edilebilir değil. Çünkü çocuk yalnızca evin duvarları arasında değil, aynı zamanda dijital dünyanın sınırsız ve tekinsiz koridorlarında da dolaşıyor. O dünyanın içinde her türlü kötülük kol geziyor: Radikalleşme, nefret söylemi, cinsel istismar, siber zorbalık… Böylesine kontrolsüz bir ortamda çocuklarımız hem zarar görebilir hem de başkalarına zarar verebilecek davranışlar geliştirebilir.

Anne babalar eğer dijital dünyanın dilini bilmiyorsa ve bu farklılığı küçümsüyorsa çok büyük bir yanılgı içinde demektir. Çünkü artık çocuklar, bizim yabancı olduğumuz bu dijital gerçeklikte sadece vakit geçirmiyor; orada kimliklerini, ilişkilerini ve değerlerini inşa ediyor. Eğer biz bu dünyadaki kültürel farkı görmezden gelir, iki kuşak arasındaki bu iletişim uçurumunu hafife alırsak ve bu yeni dili öğrenmek için çaba göstermezsek, onları gerçekten anlayamaz ve dolayısıyla koruyamayız. 

Dijital Dünyadan Öncesini Bilmiyorlar

Biz ebeveynler, dijital çağın tam ortasında yaşasak da aslında bir ayağımız hep gerçek dünyada. Çünkü biz internetin, akıllı telefonların, sosyal medyanın olmadığı bir dönemi de deneyimledik. Arkadaşlıklarımızı yüz yüze kurduk, mahallede oynadık, sokakta sosyalleştik, ailemizle bir arada zaman geçirmenin ne demek olduğunu doğrudan yaşadık. Bu yüzden teknolojiyi yoğun bir şekilde kullansak bile, internetsiz de yaşanabileceğini, hayatın çevrim dışı da mümkün olduğunu biliyoruz. Ancak Z kuşağı böyle değil. Onlar bu dünyaya dijital çağın tam ortasında geldiler. İnternet onlar için bir seçenek değil, hayatın doğal bir parçası. İnternetsiz bir yaşamı hayal bile edemiyorlar. Sosyalleşmek, aidiyet kurmak, eğlenmek, hatta kendilerini tanımlamak bile büyük oranda dijital mecralar üzerinden gerçekleşiyor. Bu durum, yani dijital çağda doğmuş olmak, aynı zamanda onların benlik gelişimini de doğrudan etkiliyor.

Benlik Sınırları İyi Çizilmeli

Benlik dediğimiz şey, sadece düşüncelerle değil, bedenle, doğayla, gerçeklikle kurulan ilişkilerle şekillenen bir yapı. Burada bedenlilik kavramı devreye giriyor. Bedenlilik, bireyin bedenine ilişkin farkındalığını, fiziksel varlığının sınırlarını ve bu varlık üzerinden dünyayla kurduğu ilişkiyi ifade ediyor. Felsefi temelleri fenomenolojiye dayanan bu kavram, özellikle Maurice Merleau-Ponty’nin çalışmalarıyla öne çıkıyor. Fransız filozof Ponty’ye göre insan, dünyayı yalnızca zihinsel süreçlerle değil, bedeni aracılığıyla da algılıyor ve deneyimliyor. 

Ancak günümüz gençleri, dünyayla olan ilişkilerini çoğu zaman bedenleriyle değil, dijital ortamdaki avatarları aracılığıyla kuruyor. Bu durum, benlik algılarının zayıflamasına yol açıyor. Kendilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmekte zorlanıyorlar. Hangi durumda sorumluluk taşıdıkları, hangi durumda taşımadıkları belirsizleşiyor. Sonuçta, kişisel sınırlar giderek bulanıklaşıyor. İşte tam da bu yüzden, bir çocuğun sosyal medyada başka birine kötü bir yorum yazması ya da bir akranını acımasızca alaya alması, ona göre büyük bir mesele olmayabiliyor. Çünkü karşısındaki kişinin duygusunu, yüzünü, tepkisini, yani insanlığını görmüyor. Bedenle, yüzle, gözle temas kurmadığı bir dünyada, empati kurmak da zorlaşıyor. Ve bu duygusal kopukluk, bazı durumlarda, dizide de gördüğümüz gibi, çok daha ciddi sonuçlara kadar varabiliyor.

Bedenin, Duyguların Ve Aklın Sınırlarını Öğretmeli

Psikolog Dr. Erdoğan Gültekin, anne babaların çocukların gerçeklikle yani gerçek hayatla ilişkisini hem duygusal hem sosyal hem de fiziksel olarak çok yönlü olarak kurması gerektiğine dikkat çekiyor. Gerçeklikle ilgili fiziksel deneyimlerin aynı zamanda beden algısını da ilgilendirdiğini vurgulayan Gültekin; “Böylece çocuk hem bedenin, hem aklın hem de duyguların sınırlarını öğreniyor. Ve bu sınırlar içerisinde en doğru olana karar verebilme yetisi de olgunlaşma süreci ile eş zamanlı olarak gelişiyor.” diyor. Dr. Gültekin başka bir tehlikeye de dikkat çekerek; “Ergenlik dönemindeki bu kritik süreç kaçırılırsa, ileri yaşlarda bunun telafi edilmesi mümkün olmuyor.” diyor. 

Peki ne yapmalı? Aileler bunun farkına varmalı ve bu yönde çocuğu desteklemeli. Erdoğan Bey’e göre; çocuğa seçme hakkı vermeli, ancak seçtiği şeyi neden seçtiğini, ona ne faydası olup olmadığını birlikte muhakeme etmeli, öğrendiklerini değerlendirmeli. Daha sonra çocuğu gerçek hayatla yüzleştirmeli ve gerçek hayattaki somut olgular üzerinden seçtiği şeyi test etme fırsatları vermeli. 

Bunu basit bir örnekle şöyle somutlaştırabiliriz; çocuk bir müzik aleti çalmak istediğini söylediğinde, aile buna “Peki, hangisini çalmak istiyorsun ve neden onu seçiyorsun?” şeklinde yaklaşmalı. Diyelim ki çocuk gitarı seçti; burada aile hem onun bu seçimi neden yaptığını konuşmalı hem de bu seçimin ona ne kazandıracağını birlikte değerlendirmeli. Daha sonra çocuğa bu alanda bir deneme fırsatı tanınmalı. Örneğin bir süreliğine gitar kursuna gitmesine destek olunmalı. Çocuk bu süreçte gitar çalmanın sadece heves değil, emek, disiplin ve zaman gerektiren bir şey olduğunu da deneyimlemiş olur. Böylece bedenini (ellerini nasıl kullanacağını), duygularını (başarısızlıkla nasıl başa çıkacağını) ve zihnini (yeni bir beceri öğrenme sürecini) tanımış olur. Tüm bu süreç hem gerçeklikle yüzleşmeyi sağlar hem de karar verme, sorumluluk alma gibi üst düzey becerilerin gelişmesine katkı sunar.

Yasaklar Değil Süreklilik Taşıyan Rehberlik

Çocukların hem bedenlerini hem de duygularını tanımaları, gerçeklikle sağlıklı bir ilişki kurmaları için rehberliğe ihtiyaçları var. Bu rehberlik yalnızca aile ortamıyla sınırlı kalmamalı. Dijital çağda büyüyen çocukların karşılaştığı yeni tehdit ve fırsatlarla başa çıkabilmeleri için sosyal, kültürel ve ahlaki açıdan da desteklenmeleri gerekiyor. Bu noktada devreye eğitimciler ve rehberlik uzmanları giriyor. Gerek çevrim içi dünyaya karşı bilinçli bir duruş geliştirme, gerekse ahlaki pusula oluşturma konusunda farklı disiplinlerden uzmanların önerileri bu bütünsel yaklaşımı tamamlıyor.

Avustralya Sirius Koleji Rehberlik Uzmanı Ahmet G. Özkan, çevrim içi dünyaya karşı dengeli bir duruş benimsediğini dile getirerek; “Hayat tecrübem gösteriyor ki, çocuklar gerçek ile fantazi arasındaki ayrımı küçük yaşta öğrendiklerinde, sosyal medya kaynaklı tehditler büyük ölçüde etkisini yitiriyor.” diyor. 

Kendisi de şiddet içeren filmler izlemekten hoşlandığını, fakat günlük hayatında ekran ile sokak arasındaki sınırı son derece net çizebildiğini ifade eden Özkan, tek başına içeriğin belirleyici olmadığını, asıl önemli olanın yorumlama biçimi olduğunu vurguluyor. Bu nedenle anne babaların ahlaki okuryazarlığı aktif biçimde beslemeleri gerektiğini söyleyen Özkan; “İlk yıllardan itibaren iletişimi açık tutun. Bir oyun seviyesinin onlarda ne hissettirdiğini, bir karakterin neden zalim davrandığını, hangi eylemlerin adil ya da adaletsiz olduğunu sorun. Bu tür yansıtıcı diyaloglar, sansasyonel algoritmaları ve aşırı söylemleri süzebilecek içsel bir pusula inşa eder.” ifadelerini kullanıyor. Bu yöntemin eleştirel düşünmeyi modelleyerek her klip ya da dijital içeriği gizli bir tehdide değil öğretici bir ana dönüştürdüğünü savunan Özkan, kapsamlı yasaklar değil süreklilik taşıyan rehberliğin, gençleri dijital âlemde özgüven, empati ve sağduyu ile yol almaya hazırladığına dikkat çekiyor.

Otokontrol Kabiliyetlerini Geliştirmeli 

Norveç MentorUng Gençlik Derneği Koordinatörü Şahin Şentürk ise rehberlik anlayışlarının, gençleri sosyal medyadan uzaklaştırmak ya da bu alanlara yasaklar getirmek üzerine kurulmaması gerektiğini vurguluyor. Bunun yerine, gençlerin bu mecralarda manevi otokontrol becerilerini geliştirmelerini ve sosyal medyadan hem dünyevi hem de uhrevi anlamda fayda sağlamalarını hedeflediklerini ifade ediyor. Şentürk ayrıca; “Gerekli donanımlar kazandırılarak gençlerin, toplum içerisinde ve yalnızken İslam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde kalabilmesini sağlamak, rehberliğin en önemli misyonudur.” diyor. 

Misyon Verilmeli

Belçika Jet Gençlik Derneği Rehberlik Danışmanı Celil Temizer’in görüşleri de bu yaklaşımı destekliyor. Temizer, dijital dünyanın olumsuz etkilerinden korunmanın ilk adımının, gençlerle haftada üç dört gün birlikte vakit geçirmeye imkân tanıyan etkinlikler düzenlemek olduğunu söylüyor. İkinci aşamada ise dört temel adım öneriyor: Gençlere güvenli dijital kaynaklar sunmak; bu kaynakları etkili bir şekilde tanıtmak ve faydalanmalarını sağlamak; geri bildirim almak ve son olarak dijital ortamlarda yayınlanmak üzere kaynak üretmeleri için onlara görevler ve misyonlar vermek.

Temizer, sosyal medya platformlarında gereğinden fazla vakit geçiren gençlerin ciddi sosyalleşme problemleri yaşadığına da dikkat çekerek; “Bu gençler insanlarla kontak kurmak, keyifli vakit geçirmek, insanlığa katkıda bulunacak bir projede yer almak gibi çok önemli şeylerden de uzak kalıyorlar.” ifadelerini kullanıyor. Temizer, belli periyotlarla gerçekleştirilen ve gençlerin yaşıtlarıyla bir araya gelme fırsatı bulduğu rehberlik faaliyetlerinin, bu sorunların önünü aldığını vurguluyor.

Ebeveynler İçin Beş Çözüm Önerisi

Dijital medya kullanımını sınırlandırın: Çocukların ekran başında geçirdikleri süreyi sınırlayın. Hangi platformlarda vakit geçirdiklerini, kimlerle iletişim kurduklarını kontrol edin.

Dijital mahremiyet ve güvenlik eğitimi verin: Çocuklarınıza internette neyin paylaşılabilir olduğunu, neyin gizli kalması gerektiğini öğretin. Şifre güvenliği, kişisel verilerin korunması gibi konularda bilinç kazandırın.

Açık iletişim kurun ve güvenli alan oluşturun: Çocuğunuzun dijital dünyadaki deneyimlerini sizinle paylaşabileceği bir güven ortamı oluşturun. Yargılamadan dinleyin; onu anlamaya çalışın.

Eleştirel düşünceyi teşvik edin: Sosyal medyada gördükleri içerikleri sorgulamalarını sağlayın. Gerçek ve kurgu arasındaki farkı ayırt etmeyi öğretin.

Çevrim dışı alternatifler sunun: Ailece yapılabilecek dijital olmayan aktiviteler planlayarak çevrim dışı zamanları cazip hâle getirin.

Önceki İçerikYaslı Kuşatma
Sonraki İçerikTüyler ve Rüzgâr

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen isminizi yazın