
Bir eve giriyorsunuz… Sessiz ama derin bir nefes alıyor gibi. Raflarda, köşelerde, sehpanın üzerinde, hatta yatak başucunda bile kitaplar var. Ortamda tarifsiz bir kâğıt kokusu… Garip bir huzur… Acele yok; zaman, sanki o kapıdan içeri girmek için yavaş yavaş akıyor.
Kitapların olduğu evler böyledir; insanı sadece oturmaya değil, bir sayfanın içinde kaybolmaya davet eder. Çocuk için kitap “ulaşılabilir” ise merak uyanır; yetişkin içinse hayatın keşmekeşinde küçük bir mola kapısı aralanır. Bir kitabı elinize almanız için kimse sizi çağırmaz; o zaten hep oradadır.
Kitap Biriktirmenin Kısa Tarihi
Evde kitap bulundurma alışkanlığı sanılanın aksine çok eskiye dayanmıyor. Orta Çağ’da kitaplar yalnızca manastırlarda ve saray kütüphanelerinde mahfuz tutulurdu. Sıradan bir evin rafına ulaşmaları için matbaanın icadını, ardından da bilginin ve kâğıdın sıradan hanelere konuk olacağı o uzun yolculuğu beklemeleri gerekti. 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’nın varlıklı sınıfları için özel kütüphane kurmak, sadece bir entelektüel dışa vurum değil, aynı zamanda bir şahsiyet beyanıydı. Kitap koleksiyonculuğu (bibliyofili) zamanla bir tutkuya, hatta bir yaşam biçimine dönüştü.
Tavana Uzanan Hayaller
Bazı evler var ki, bu hissi bir adım ileri taşır. 20. yüzyılın entelektüel devlerinden Chimen Abramsky’nin Londra’daki evinde raflar tavana kadar uzanır. 20 bin nadir eserle ikirler âdeta havada dolaşır. Minnesota’daki Jeanette Kamman ise evine yayılmış 300 bin kitabıyla “Book Lady” efsanesine dönüşmüş, bugün bu hazineyi halkla buluşturmaktadır. İngiltere’deki Sledmere House ve Wimpole Hall kütüphaneleri ise bambaşka bir dili konuşur: Kitaplar burada mekânla birleşerek bir huzur atmosferi kurar; geçmiş yüzyılların birikimini bugüne taşır.
Bu tutkuyu edebiyat dünyasına taşıyanlar da var. Jorge Luis Borges, Buenos Aires’teki mütevazı evini binlerce kitapla doldurmuş; ilerleyen yaşında gözlerini yitirdiğinde bile kitaplarının arasında yaşamaya devam etmişti. Umberto Eco ise Milano’daki evinde 30 bini aşkın ciltle âdeta kendi özel üniversitesini kurmuştu.
Mesele aslında oldukça basit: Kitaplarla dolu evler sadece güzel görünmez; sohbeti çoğaltır, düşünceyi derinleştirir. Bu evlerde hayat yalnızca yaşanmaz; anlaşılır.
Moda İkonu

Şemsiyenin İkinci Baharı
Baharın en sürprizli ayıdır nisan; bir yağar, bir açar… İşte bu sebepten evden çıkarken çoğumuz “Şemsiye almalı mıyım?” diye düşünürüz ama çoğu zaman üşeniriz. Ağırdır, yer kaplar, elde taşımak zor gelir. Oysa şemsiye sadece yağmurdan korumaz; doğru seçildiğinde şıklığımızı da tamamlar.
Aslında güzel bir şemsiyeyi kombinin parçası olarak düşünmek hiç de yeni bir fikir değil. Japonya’da geleneksel wagasa şemsiyeleri yüzyıllardır hem işlevsel hem de estetik bir aksesuar olarak kullanılıyor. Avrupa’da ise geçmişte kadınlar için şemsiye, zarafetin ve statünün bir simgesiydi. Yani şemsiye, modanın hep bir yerinde vardı; sadece yeniden hatırlanmaya ihtiyacı var.
Zarif bir şemsiye dokunuşu, görünümünüzü anında değiştirebilir. Desenli kıyafetleri yalın bir şemsiyeyle dengeleyebilir; sade bir kombini ise renkli bir seçimle hareketlendirebilirsiniz. Bu bahar; toprak tonları, açık sarı ve zeytin yeşili favori renkler arasında. Unutmayın; doğru şemsiye sadece yağmurdan korumakla kalmaz, stilinizi de mühürler.
Gurme

Smørrebrød
Danimarka mutfağından ilham alarak bugün mutfakta küçük bir sanat icra edelim: Smørrebrød.
Aslında çok basit bir açık sandviç; ama doğru katmanlarla kurulduğunda bir gurme tabağına dönüşme kapasitesi taşıyor. İşin sırrı, malzemeleri üst üste yığmakta değil, denge kurmakta saklı.
Zemin: Hafifçe kızarmış dört dilim tam tahıllı ekmek ya da çavdar ekmeği.
Doku: Üzerine ince bir tereyağı, mayonez veya hardal yatağı.
Lezzet Katmanları:
Tavuk + Bal hardalı
Füme somon + Taze roka
Haşlanmış yumurta + Çıtır turp dilimleri ya da sadece taze bahçe yeşillikleri…
Ekmeklerin çıtırtısı ile üzerine sürülen sosun yumuşaklığı arasındaki o kontrast, basit bir öğünü bile küçük bir ritüele dönüştürebilir. Son dokunuşu bir avuç taze ot ve bir tutam deniz tuzuyla yapın. Afiyet olsun!
Nereye Gitsek

Renklerin Ve Baharatların Labirenti: Fas
Fas’a vardığınızda ilk fark ettiğiniz şey renk değil, kokudur. Baharatın yoğunluğu, havadaki sıcaklık ve şehrin ritmi sizi daha ilk adımda içine çeker. Kuzey Afrika’nın Berberi, Arap ve Endülüs kültüründen izler taşıyan bu ülke hem geçmişi hem bugünü aynı anda yaşatır.
Marakeş
Câmiü’l-Fenâ Meydanı’nın bitmek bilmeyen uğultusuyla Kutubiye Camii’nin avlusundaki dinginlik arasındaki o keskin zıtlık sizi hemen sarar. Adını on ikinci yüzyılda çevresini kuşatan kitapçılardan alan Kutubiye, şehrin gürültülü kalbinde beklenmedik bir huzur adası gibidir. Ancak akşam olduğunda bu dinginliği geride bırakıp meydana mutlaka yeniden dönün. Yıldız falcıları, sokak dişçileri, asırlık masalları fısıldayan hikâye anlatıcıları ve her köşeden yükselen mangal kokularıyla, meydanın bambaşka bir çehreye büründüğünü göreceksiniz.
Fes
Zamanın neredeyse durduğu Fes; dünyanın en eski üniversitelerinden Karaviyyin’in etrafında şekillenen kadim bir hafıza… Taş işçiliği, zarif minaresi ve ahşap tavanlarıyla sizi içine çeken bu mekânda, sessiz bir köşede edilecek kısa bir tefekkür, buranın ruhuna dokunmak için yeterli. Sabahın ilk ışıklarıyla Fas’ın eski şehir merkezlerinde bulunan ve “medina” olarak adlandırılan çarşılarına vardığınızda; fırıncıların ekmek taşıdığı dar sokakları, boyahanelerin o meşhur teraslarını ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen labirentleri göreceksiniz. Şaşırmayın; sadece Fes’i anlamaya çalışın. Haritaları bir kenara bırakıp; adımlarınıza ve sezgilerinize güvenerek.
Kazablanka
Modern zamanların ve eski günlerin iç içe geçtiği bu şehirde II. Hasan Camii her şeyi susturuyor. Atlas Okyanusu kıyısına inşa edilmiş, 200 metreyi aşan minaresi ve deniz üzerindeki konumuyla insana aynı anda hem kendi küçüklüğünü hem de maneviyatın büyüklüğünü hissettiriyor. Caminin hemen yanındaki kıyı boyunca yürümeyi ihmal etmeyin. Tuzlu deniz rüzgârı, şehrin kozmopolit ritmiyle birleşince Kazablanka’nın neden sadece bir film adı olmadığını anlayacaksınız.
Ne Yenir?
Tagine, couscous, harira çorbası ve mutlaka nane çayı. Sokak aralarındaki küçük lokantalarda oturun. Unutmayın en iyi yemekler tabelasız yerlerde çıkar.
Ne Alınır?
Baharatlar, el yapımı seramikler, kilimler, deri çantalar ve babouche terlikler. Pazarlık burada bir alışveriş yöntemi değil, sosyal bir ritüeldir. Acele etmeyin. Fas’tan dönerken heybenizde sadece hatıra eşyalar değil, gözlerinizde biraz da medina renkleri taşıyacaksınız.
Genç Portreler

Kalbin Ritmini Yakalamak
Merhaba, ben Ayşe. Hikâyem Diyarbakır’da başladı, ancak hayallerim beni Bükreş’in ve İngiltere’nin tıp koridorlarına kadar taşıdı. International School of Bucharest’in ardından tıp eğitimimi Carol Davila Üniversitesi’nde tamamladım. Benim için asıl kırılma noktası ise University Hospital Southampton’daki Kalp ve Göğüs Cerrahisi stajımdı. Ameliyathanede o disiplinli ekibin bir parçası olmak, cerrahinin o ince sanatını içeriden görmek beni derinden etkiledi. Farklı ülkelerden meslektaşlarımla kurduğum bağlarda şunu çok iyi anladım: Tıp yalnızca bilgiyle değil; vizyon ve insanlar arası güçlü bir iletişimle tamamlanıyor.
Hâlâ Bir Hayal Gibi
Kadınların el becerileri ve detaylara olan tutkularıyla bu alanda büyük fark oluşturabileceğine her zaman inandım. Bugün Bükreş’teki Central Military University Emergency Hospital’da kalp ve damar cerrahisi asistanı olarak 12 saati bulan ameliyatlara giriyorum. Heyecanım ise ilk günkü kadar taze… Kendi başıma bir bypass ameliyatı için safen ven grefti çıkarabilmek, canlı ve atan bir kalbe dokunmak benim için hâlâ hayal gibi. Eğer bir gün yolunuz Bükreş’e düşerse, kapım size her zaman açık. Öyle sıradan bir “hastane kahvesi” içeceğimizi de sanmayın. Tıp koridorlarından hayallere uzanan, dumanı üstünde bir kahve eşliğinde ilham dolu bir sohbete davetlisiniz.
Ayşe’nin Tavsiyesi: Hızın içinde kaybolmayın, yolun tadını çıkarın. Ve ne olursa olsun; her şartta kendiniz kalın.



















