
“Müslüman olmayanların kesinlikle cennete giremeyeceklerini duydum. Okulda farklı dinlerden birkaç arkadaşım var. Hepsi de çok iyi insanlar. Cennete giremeyecek olmaları haksızlık değil mi?”
(Rumuz: Kafası Karışık)
Cevap:
Selam güzel kardeşim, ne kadar zarif ve derinlikli bir soru bu. Öncelikle arkadașlarının güzel ahlakını takdir etmen ve onlar için endişelenmen, senin kalbindeki merhametin ve İslam’ın özü olan sevginin bir yansıması. Sorduğun bu mesele ise, İslam düşünce tarihinde âlimlerin üzerinde çokça durduğu, “kurtuluş” (necat) meselesidir. Gel, bu konuyu senin için kaynaklar ışığında, tane tane ve gönlünü ferahlatacak şekilde açıklayalım. Öncelikle şunu bilmelisin: Kimin cennete veya cehenneme gideceğine karar verecek olan tek makam Allah Teâlâ’dır. Biz insanlar, birinin son durağının neresi olacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Kur’an bize Allah’ın “Adl” (sonsuz adalet sahibi) ve “Rahman” (merhameti her şeyi kuşatan) olduğunu söyler. Allah, hiç kimseye haksızlık etmeyeceğini bizzat vaat etmiştir.
Geleneksel İslam düşüncesinde, Peygamberimiz’in tebliğini kabul etmeyenlerin kurtuluşa eremeyeceği ve cehenneme gideceği görüşü hâkimdir. Bu anlayışa göre İslam, kendinden önceki dinlerin hükmünü kaldırmıştır ve Müslüman olmak ahiret saadeti için tek şarttır. Ancak ünlü filozof İbn Sînâ, bu konuda daha esnek ve kapsayıcı bir yaklaşım sergileyerek farklı bir pencere açar. İbn Sînâ, hakikate ulaşma imkânı bulamamış veya zihni kapasitesi sınırlı olan “saf” insanları, gerçeği bile bile reddeden inatçılardan ayırır. Filozofa göre, kötü niyetli olmayan bu sade insanlar için ahirette sürekli bir azap yerine, acıdan uzak daha hafif bir durum veya bir tür huzur mümkün olabilir.
Büyük İslam âlimi İmam Gazâlî ise, kişinin ahiretteki sorumluluğunu İslam mesajının kendisine hangi kalitede ulaştığına bağlayarak, meseleyi doğrudan tebliğ süreci üzerinden ele alır. İslam’ın gerçek mesajından hiç haberdar olmayan veya bu mesajı çarpıtılmış, düşmanca ve ikna edicilikten uzak bir şekilde duyan kişileri “fetret ehli” kategorisinde değerlendirir. Gazâlî’ye göre kurtuluş için temel ölçüt, İslam’ın sadece isminin duyulması değil, akıl ve kalp tarafından kabul edilebilecek bir netlikte ve önyargısız bir biçimde bireye ulaşmasıdır. Eğer bir kimseye din, onu reddetmeyi makul kılacak kadar tahrif edilerek anlatılmışsa, o kişi hakikati kasten reddetmiş sayılmayacağı için ilahi azaptan muaf tutulması ve affedilmesi beklenir. Bu yaklaşım, İslam’ı yanlış tanıyan veya Müslümanlardan uzak yaşayan toplumların durumunu anlamak için günümüzde de geçerliliğini koruyan, adalet ve rahmet merkezli bir mercek sunar.
Bu klasik tartışmaların modern dönemdeki en çarpıcı yansımalarından biriyse Bediüzzaman Said Nursi’nin görüşlerinde görülür. Bediüzzaman, büyük felaket ve savaş dönemlerinde mazlumca hayatını kaybeden ve kendi dinine samimiyetle bağlı olan Hristiyanların, çektikleri acılar sebebiyle manevi bir nevi “şehitlik” derecesine yakın bir muamele görebileceklerini belirtir. Bu, ilahi adaletin mazlumun hakkını korumasıdır.
Tarihte Isaac Newton gibi isimler, yaşadıkları toplumda “teslis” (üçleme) inancı varken, akıllarıyla Allah’ın bir (Tevhid) olduğunu fark etmiş ve buna inanmışlardır. Bu, şekilsel bir din değiştirmeden ziyade, bir insanın kalben ve aklen tek bir yaratıcıya yönelmesidir. Senin arkadaşların da eğer kalplerinde tek bir yaratıcıya saygı duyuyor ve O’nun yarattıklarına iyi davranıyorlarsa, bu samimiyet Allah katında çok değerlidir.
Sonuç olarak; İslam dini, kimliği ne olursa olsun “güzel ahlaklı” olmayı yüceltir. Bizim görevimiz insanları yargılamak değil, onlara örnek olmaktır. Sen arkadaşlarına karşı nazik ve dürüst olmaya devam et. Senin bu duruşun, belki de onların İslam’ı en doğru şekilde tanımasına vesile olacaktır.
Allah’ın rahmeti, çok geniştir. O, yarattığı hiçbir kuluna zulmetmez ve kalbinde zerre kadar iyilik olanı karşılıksız bırakmaz. Arkadaşlarını sevmeye ve onlarla iyilikte yarışmaya devam et. Her şeyin en doğrusunu ancak Allah bilir.


